İlhan KARAÇAY'dan Ocak Bülteni... - TURAN-SAM : TURAN Stratejik Araştırmalar Merkezi - http://www.turansam.org









İlhan KARAÇAY'dan Ocak Bülteni...
Tarih: 04.01.2016 > Kaç kez okundu? 1088

Paylaş




1- Yavuz Nüfel, İlhan Karaçay'ı geçmişi ile yüzleştirdi

2- Acıların Kadını, Uygur lider Rabia Kadir'in öyküsü

3- Ahmet Çakar'a cevap: Noel Baba adamın daniskasıdır

4- Türkevi, Hollanda Türkleri'nin sorunlarını Ankara'ya taşıdı

5- 2016'ya girerken...







Yavuz Nufel Yazdı...

İlhan Karaçay'ı geçmişi ile yüzleştirdim

Seyrettiği filmlerde kendisini ve ailesini hangi rollerde buluyor

Sosyal medyada İlhan Karaçay’ın kalp krizi geçirdiği haberini görünce hemen telefona sarıldım. Sağlık haberlerini aldıktan sonra bundan 10 yıl kadar önce yazdığım 40 yıl 40 İnsan 40 öykü kitabında yer alan öyküsünü hatırladım. Ardından bana vediği sözü.



İlhan Karaçay ile Yavuz Nufel Mersin'deki evinin terasında



Kitabımdaki yüzler, portreler öyküler tek tek eksiliyordu. Önce Ferruh Başaran ağabeyimiz, ardından Mehmet Abacı ve Hasan Güney…

“ Aman Allahım şimdi de sıra ilhan Karaçay ağabeye mi gelmişti” sorusu ile irkildim.

İnsanların bu dünyaya geldikleri bir an olduğu gibi, bu dünyadan gideceği bir an da olacaktır. Yaşam da, bu gel-git arasındaki mesafe kadardır,

bu yüzden bu öyküyü tamamlamak zorundaydım.



İlhan Karaçay'ı, kalp krizi geçirdikten sonra hastanede ziyaret eden Kamil Saygı ve Veyis Güngör oldu



Bazı insanların bu iki çizgi arasındaki mesafesi kısa olsa da, yaşarken insanlara büyük hizmetlerde bulunduğu gibi, öldükten sonra da bıraktığı hatıraları ve eserleri ile bu insanlara hizmet etmeye ve onların hayatına yön vermeye devam eder.

Bazı insanların ise bu iki çizgi arasındaki mesafesi çok uzun olmasına rağmen, yaşarken insanlığa doğru dürüst hizmetleri dokunmadığı gibi, öldükten sonra da isimleri tamamen bu dünyadan silinmektedir.

Bazı insanlar geçmişleri ile övünebilirler. Bazıları da geçmişlerindeki olumsuz olaylardan utanç duyarlar. Ama insandır işte, geçmişteki olumsuz yaptıklarına bir kılıf bulup yine de haklılığını ortaya sermeye çalışırlar.

Adı Hollanda ile özdeşleşmiş olan ünlü gazeteci İlhan Karaçay, doğmak ile ölmek arasındaki uzun yaşamında, topluma gerçekten yararlı olmuş bir üstadımızdır.

İlhan Karaçay’ın kısa yaşam öyküsünü daha önce yazmıştım. Geçen yıl Mersin’de kendisini ziyaretim sırasında, yalnız olduğum zamanlarda İlhan Karaçay ve ailesi ile ilgili duyduklarım beni heyecanlandırmıştı. Konuştuğum Mersinliler, Karaçay ailesi için çok ilginç ve önemli şeyler anlatıyorlardı.

Duyduklarımı İlhan Karaçay abimize sorduğum zaman, ‘Bir gün bunları da anlatırım Yavuz’ diye kestirip atmıştı.

Aradan hemen hemen iki yıl geçti. Karaçay’ın sözünü ettiği ‘Bir gün’ çoktan geldi sayılır.

Sordum kendisine:

-Ağabey, geçmişinle yüzleşeceğin gün geldi artık. Bana geçmişini anlatacak mısın?

Cevap verdi İlhan ağabey:

– ‘Yavuz’cuğum, Hollanda’daki yaşam öykümü nasıl ki sen yazdıysan, geçmişim ile yüzleşmemi de sen yazacaksın. Biraz daha bekle.’

Biraz daha bekledikten sonra, İlhan ağabeyimiz bir kalp krizi geçirdi.

Allah O’nu bize bağışladı.

Sonra açtım telefonu ve şu serzenişte bulundum:

‘Ağabey, Allah gecinden versin, inşallah daha uzun bir yaşam sürersin.

Ama geçmişinle yüzleşmenin aciliyeti var sanırım.’ dediğim zaman

hemen ‘tamam’ dedi İlhan ağabey.

Çoğumuz onun doğuduğu günden bugüne kadar iki nokta arasındaki hayatından kesitleri şöyle ya da böyle biliyoruz. Peki bilmediğimiz o çizginin kalınlığını çözmek, öğrenmek ve yazmak niyetindeyim. Çünkü O’nun anlatması gereken, bilmediğimiz bir çok yönü vardı. Ve hayat oldukça acımasızdı. Allah göstermesin bir gün aniden birimize bir şey olsa o öykü eksik kalacaktı…

O’nu hastanede yatarken telefonla arayıp konuştuktan sonra aklıma şu şiirim geldi.

Söylenmediyse bu güne dek.

artık söylemek gerek!

iki nokta arasında kalan

çizgi değildir hayat;

ancak, kalınlığı kadardır çizginin…

mesele, enine yaşamak…

İlhan ağabey iki nokta arasında koşturmanın yanı sıra, enine de yaşamış bir kişi idi. Sanat, edebiyat, sevgiler, aşklar, ve bizlerden geriye ilelebet kalacak en güzel şeyler ne varsa hep o çizginin kalınlığında gizliydi.

Boyuna ne kadar dolu doılu yaşamışsa enine de o kadar dolu dolu bir hayatı vardı ve ben de bunun peşindeydim. Daha sonra O’nunla buluştuk ve uzun bir süre konuştuk.

Soramaya başladım:

– Ağabey, Mersin’de iken senin ailen hakkında çok önemli ve övücü şeyler duydum. Mersin’in kalburüstü bir ailesinin çocuğu olan sen, nasıl oldu da Hollanda’ya geldin ve yerleştin?

-‘ Yavuz’cuğum, Hollanda’ya nasıl geldiğim, daha önce sana anlattığım yaşam öyküm içinde var. ‘Adı Hollanda ile özdeşleşmiş’ başlıklı yazında bunu bulabilirsiniz. Sanırım o yazını da şimdiki söyleşinin sonuna ekleyeceksin.’

-Peki abi, nedir senin geçmişindeki özellik?

-‘Benim geçmişimde çok parlak gelişmeler yaşanmıştır.

Hürriyet Gazetesi’nde 8 sütun büyüklüğünde imzam ile haberlerim yayınlanırken, televizyonlarda da dünyanın dört bir yanından sesleniyordum. İnsanlar beni gördükleri zaman ya birlikte fotoğraf çektiriyordu ya da bir imza alıyordu.

Bunlar hep güzel ve herkesin özlemini çekeceği gelişmelerdi.’



Gazetelerde 8 sütun büyüklüğünde imzam ile haberlerim yayınlanırken, televizyonlarda da dünyanın dört bir yanından sesleniyordum. İnsanlar beni gördükleri zaman ya birlikte fotoğraf çektiriyordu ya da bir imza alıyordu.

-Peki, gençliğinde gazeteci olmak aklına gelmiş miydi?

-‘Gençliğimde zaten yazıyordum. Daha önceki yaşam öykümde bunlar hep var. CHP’li bir ailenin çocuğu olarak Ulus gazetesine yazıyordum. Daha sonra bunu profesyonelliğe geçirdim.

Bu konuda ilginç bir anımı anlatayım.

1970’li yıllarda gazeteciliğin zirvesindeyken, Mersinde eski bir okul arkadaşım ile karşılaştım. Naranciye bahçeleri sahibi ve kabzımal bir babanın çocuğuydu. Sohbetimiz sırasında bana şunu söylemişti: ”İlhan’cığım, sen okulda dersler ile arası iyi olmayan bir öğrenciydin. Ben ise en parlak öğrencilerdendim. Üniversite okudum, hatta gazetecilik okudum. Şu işe bak, o tembel çocuk sen, şimdi ünlü bir gazeteci oldun, gazetecilik okuyan ben ise Mersin’de limon satıyorum.”

Ben de o arkadaşıma, ‘Eeee, demekki gazeteci olunmaz, doğulurmuş’ demiştim.’



-Senin gençliğinde bir ses sanatçısı olduğunu söylediler hatta belge bile buldum! Sanat ve sanatçılara verdiğin değerin, duyduğun saygının altında yatan gerçek bu mu?

-‘Evet, Mersin Türk Musiki Cemiyeti üyesi’ydim. Her hafta cumartesi günleri Belediye hoperlöründen yayınlanan programlar yapardık. Bir defasında da 1500 Mersin’linin doldurduğu salonda bir konser verdik. Ben o konserde, güftesi Ahmet Kaçar’a, bestesi de Şükrü Tunar’a ait uşşak makamındaki ‘Anar ömrümce gönül, giden sevgilileri’ ve Yesari Asım Arsoy’un hüzzam makamındaki ‘Akasyalar açarken’ şarkılarını söylemiştim.

Sonra kendimi İstanbul’da buldum. Şükran Ay’ın eşi Turan Turanlı’nın çadırında ve Sirkeci’deki Anadolu Saz Evi’nde şarkı söyledim. Filmlerde oynadım. Ama 10 liralık figuran olarak değil, 50 liralık diyaloglu rollerde…

O zaman, sosyal demokrat ideolojili olduğu halde tutuculuğu ağır basan Zekeriya ağabeyim,

‘ Oğlum sen köçek mi olacaksın’ diye beni azarlamış ve bu işten menetmişti. Eh, ben de şarkıcılıkta aradığım şöhreti bulamayınca, gazetecilikte daha iyi bir şöhret yakalama şanslılığına eriştim.’

-Abi ben geçmişinden bir şeyler duymak istiyorum. O zaman sana şunu sorayım. Seyrettiğin filmlerde kendine ve ailene hangi rolleri yakıştırırsın?

-‘Her insanda olduğu gibi ben de, çok parlak geçmişime rağmen, filmlerdeki veya romanlardaki kahramanlar arasında tabii ki kendimi ararım.

Örneğin, Ezel serisindeki başrol oyuncusu Kenan İmirzalıoğlu ve Ramiz Dayı rolündeki Tuncer Kurtiz, rolleri ile beni geçmişim ile yüzleştirmeye itmişti.

Başroldeki Ezel, mahallesinin en uysal çocuğu iken, talihsiz bir şekilde düştüğü hapishaneden çıktıktan sonra, Ramiz Dayı sayesinde kumar dünyasına girmişti. Ben de çocukluğumda, ağabeylerimin çalıştırdığı büyük bir kahvehanede, her kulüp ve lokalde olduğu gibi, Remi veya Konken oyunları arasında buldum kendimi. Ama bizim bu oyunlarımız Ezel’deki gibi mafyavari kumar değildi. O zamanlar bizim kahvehanemiz, esnafın, memurun, işadamlarının ve de kabadayıların müdavimi olduğu bir yerdi. Ben 10 yaşında iken sandalye üzerine çıkıp ocakçılık yapardım. Kahveyi ve çayı sıcak külde yapardım. Ufak tefek oyunlarda da ‘mano’ toplardım.’

-Peki sen kendini Ezel rolünde aradın mı?

-‘Hayır, ben kendimi Ezel’de aramadım. Ama Ramiz Dayı beni çok etkilemişti. Zira, çocukluğumda Mersin’de ‘Kikirik Baba’ lakaplı bir adamla tanışmış ve haşır neşir olmuştum. ‘Kikirik Baba’, kahvehanemizin müdavimleri arasındaydı. Ezel filmindeki Ramiz dayı bana hep ‘Kikirik Baba’yı hatırlatıyordu.

Ezel filmindeki kabadayıların kralı Ramiz Dayı, bilge bir insan rolündeydi. Söylediği veciz sözler herkesi büyüleyici nitelikteydi. ‘Kikirik Baba’ da Ramiz Dayı gibi bilge bir insandı ve kabadayılar O’nun nasihatlarını dinlerdi.’

-Peki abi, ben şimdi Eşkiya bu dünyaya hükümdar olmaz dizisini izliyorum.

nedense bu diziyi izlerken, Mersin’de duyduğum Karaçay ailesi canlanıyor gözlerimde. Bu konuda bir bağdaştırma ve kıyaslama yapabilir misin?

-‘ Biraz abartılı bir benzetme olacak ama, konuyu daha yumuşak bir şekilde ele alabilirim. Sözünü ettiğin film serisindeki rollerden bazılarını kendime ve aileme maledebilirim.

Bu serideki başrol oyuncuları Kardenizli bir aileyi canlandırıyorlar.

Biz de Akdenizli bir aile olarak aynı rolü paylaşabilirdik..

Karadenizli Çakır (oğlu) ailesi ile, Akdenizli Karaçay ailesi arasındaki benzerlik, öyle ahım şahım bir benzerlik değildir tabii…

Filmdeki aile silah imalatı ve kaçakçılığı yapan ama devletle iyi geçinen bir ailedir. Benim geçmişteki ailem ise, çok günahsız bir ticari kahve işi yapıyordu.

1950’li ve 60’lı yıllarda ülkemizde kahve bulmak imkansız gibiydi. Hatta bir ara Hürriyet gazetesi, o zaman adı Habeşistan olan ülkenin İmparatoru Haile Selassie’den aldığı bir çuval kahveyi, okurlarına yüzer gramlık torbalarda kupon karşılığı hediye etmişti.



1960’lı yıllarda, odunlar üzerinde poz versek de, tüm mahalleliler kravatlıydık



İşte o yıllarda kahvehane çalıştıran ağabeylerim, Beyrut’tan gelen bir Arap ile

tanışmışlardı. Beyrutlu Arap, ağabeylerime, ‘Ülkenizde kahve yok. Bizde kahve çok. Gelin, size kahve verelim. Siz de hem ülkenize kahve kazandırın hem de kendiniz kazanın’ demişti.’

-Yani, bir nevi kaçakçılık teklifi mi?

-‘Bizim, film serisindeki Karadenizli korkusuz ve silahlı anne gibi bir annemiz yoktu. Bizim annemiz ‘Kaçakçılık’ lafını duyduğu zaman bayılacak kadar ürkek ve dürüst bir anneydi.

Önce, ‘Sakın ha’ dedi annemiz. ‘İçtiğiniz sütü helal etmem’ diye ekledi. Ağabeylerim, Beyrut’tan gelen Arap’a, ‘Olmaz’ dediler. Beyrutlu Arap, Arapçayı çok iyi konuşan annemle görüşmek istedi. Ağabeylerim onları bir araya getirdi. Adam anneme durumu izah etmeye çalışırken, ‘Bu aslında bir kaçakçılık değil, bir nevi ticarettir. Ülkenizde kahve yok. İnsanlar yüz gram kahve için can atıyorlar. İşte biz bu can atılan kahveyi buraya getireceğiz. Bu bir uyuşturucu veya silah kaçakçılığı değil’ dedi.

Ama annem, kaçakçılık lafından bile nefret ediyordu. Yine ‘Hayır’ dedi.

Beyrutlu Arap, ‘Annenizi ikna etmeden gitmeyeceğim’ demişti. Günlerce geldi gitti ve bizim kahvehanemizde vakit geçirdi. Sonunda da annemi razı etmeyi başardı. Ama annem, benim de bulunduğum bir ortamda, ‘İşin içine uyuşturucu ve silah sokarsanız, emdiğiniz sütümü haram ederim’ demeyi ihmal etmedi.’

-Sonra kahve ticareti başladı mı?

– ‘Evet, ondan sonra ağabeylerim, 6-7 metrelik tekneleriyle Beyrut’a gidip birkaç çuval kahve ile döndüler. Kahveye o kadar çok rağbet vardı ki, üç beş çuval kahve anında tükeniyordu. Ağabeylerim fiyatı astronomik yapmadıkları için çok cüzi bir para kazanıyorlardı ama, yaptıkları iş sonuçta yasal olmayan bir işti.

Biz o zaman kendimizi, ‘Milletimize ucuza kahve içiriyoruz’ düşüncesiyle avutuyorduk. Bu iş 10 yıl kadar sürdü.

Bu süre zarfında anlatılacak pek çok maceramız oldu. Devlet ile hiç çatışmadık. Bir iki kez Sahil Güvenlik tarafından çevrildik. Ama ne silahımız vardı, ne de sopamız. Tabii ki bu arada kahve içmeye mahrum olan bazı görevlilere de kahve içme imkanı veriyorduk. Eee, al gözüm ver gözüm işi her zaman ve her yerde geçerliydi.’

– İyi de ağabey, bu işleri yapmak için eleman da lazımdır. Bu elemanları nasıl buluyordunuz?

-‘Kahvehanemizde çok kişi barınırdı. İşi gücü olmayan aslan gibi delikanlılar bize sığınırlardı. Kimi kahvehanede yatardı, kimi de, o zamanlar genellikle Roman muhacirlere kiraya verdiğimiz 20 kadar barakada kendilerine yer bulurlardı. Ama hepsi de tam birer delikanlıydılar’.



Karaçay kardeşler soldan sağa: Zekeriya (Küçük Mecnun), Ayhan (Deli dolu), İlhan (bendeniz) ve Hüseyin (Aristokrat)



-Mersinliler’i çok etkilemiş olan aileni kısaca tanıyalım o zaman.

-‘En büyük ağabeyim Hüseyin, aristokrat giyim ve tarzı ile, ortanca ağabeyim Zekeriya, ‘Küçük Mecnun’ lakabıyla, bir büyük ağabeyim Ayhan, deli dolu tavrıyla, Mersin’in saygı duyduğu kişilerdi.

Hüseyin ağabeyim mahallenin en saygın kişisiydi. Fakirlere yardımı ile ön plandaydı. Zekeriya ağabeyim, Kore savaşına katılmış bir kahramandı. Atatürk ve İnönü sevgisi ile tanınırdı. Haksızlıklara karşı mücadele eden bir Robin Hood idi. Karakolda adam dövüldüğü için karakol basardı. Ama bu asiliğine rağmen, saygılı duruşu ile en çok sevilen aile bireyimizdi. Onu 1988 yılında kaybettik.

Ayhan ağebeyim, benim bir büyüğüm idi. Deli doluydu. Adı Mersinli delikanlılar-kabadayılar arasında yer almıştı. Onu da çok genç yaşında hatalı bir ameliyat sonrasında kaybetmiştik.

Ben ise malumunuz…’

-Akraba-eleman diyebileceğimiz kişiler kimlerdi?

-‘ Bir Dellal Mehmet vardı. Esprileriyle kendini sevdirmiş en yaşlı delikanlıydı. O’nun bir esprisi çoğumuzun diline pelesenk olmuştu.

Her gün olduğu gibi, bir gün kahvehanede yemek yiyordu. O sırada kahvehanemize yeni dadanmış bir genç geldi. Dellal Mehmet o genci yemeğe davet etti. Genç, ‘Ne yiyorsun Mehmet amca?’ diye sordu. Dellal Mehmet de anlattı: ‘Bu, yağsız pilava yoğurt, su ve tuz eklenmiş olan Arapça sıreysir yemeği’ deyince genç adam ‘Oooo Mehmet amca bu hiç yenir mi?’ diye yanıt verdi.

Dellal Mehmed’in dillere pelesenk olan cevabı aynen şöyleydi: ‘Lan oğlum, Allah’ın ağzı olsaydı her gün bundan yerdi lan.’

-Ekip bu kadar değildi tabii?

-‘ Tabii ki değil. Beton Hüseyin vardı. İskenderun’da karıştığı bir kavgada, attığı yumruk ile adam öldürmüş ama sonra bunun ızdırabından kurtulamamış bir delikanlıydı.

Babadoş Mehmet vardı. Süper iyi giyinen, yakışıklılığı ile mahallenin kızlarının yüreklerinin çarptığı bir delikanlıydı. Öz dayım Ali Aytekin, tüm Mersinliler'in 'Dayı' olarak hitap ettiği bir bilgeydi. Adliyede başkatipti. Daha sonra arzuhalcilik yaptı. Bizim de akıl hocamızdı.

Kimler yoktu ki; Hamo Mehmet, Bafra Müslüm, Roman Şaban, Liboş Yaşar, Sarı Sülo (Süleyman) ve daha niceleri.

-Peki bu isimleri, ‘Eşkiya bu dünyaya hükümdar olmaz’ dizisindeki Çakır ailesi ve diğer akrabalar ile kıyaslamak doğru olur mu?

-Daha önce de söylemiştim, filmdeki Çakır ailesi ve adamları, silahlı kriminal bir gruptur. Benim saydıklarım ise, sadece cesaretleri, efendilikleri ve yakışıklılıkları ile imrenilecek tiplerdir.

-Peki sen bu filmde neredesin, hangi rolde kendini bulabiliyorsun?

-Ben bu filmde kendimi, Londra’da tahsil gören ama sonradan ekibe girme mecburiyetinde kalan küçük yeğen Alparslan’da buldum. Sonuçta ben de Karaçaylar’ın en küçüğüydüm.

-Ağabey, anlattıklarını yazacağım. Geçmişin ile yüzleşirken bir pişmanlığın olacak mı?

-‘Benim çok samimi ifade ve itiraflarımı istismar ederek karalamaya yeltenenler olacaktır. Ama bu karalamalar, bizi tanıyanlar üzerinde hiçbir etki yapmayacaktır. Zira bizi bilen biliyor. Karaçay ailesi, başlangıçta nasıl iyi bir intiba bırakmışsa, daha sonra da yaşama geçirdikleri Gazino-Motel-Plaj tesisleriyle, sadece Mersinliler’in değil, Adana, Gaziantep, Kahramanmaraş ve Hataylılar’a verdikleri hizmetler ile efsaneleşmiştir.

-Abi, senin bir de Mersin Belediye Başkanlığı maceran var.

-‘ Evet, güzel Mersin’e ben de Belediye Başkanı olarak hizmet etmek istemiştim. 1983 yılında, 12 yaşındaki oğlum Ruşen ve 9 yaşındaki kızım Vahide’nin Türkçe eğitim görmelerini zaruri gördüğüm için, Hürriyet gazetesi ve TRT muhabirliğini bırakarak kendimi emekli olmaya sevketmiş ve Mersin’e yerleşmiştim.

1984 yılında yerel seçimler vardı. Belediye Başkanlığı için önce bağımsız aday olmam üzerinde durulmuştu. Aslınca Cumhuriyet Halk Partisi kökenli bir aileye mensuptum. Partide Gençlik Kolu Başkanlığı da yapmıştım. Ama buna rağmen Doğru Yol Partisi adayı oldum. Zira, benim için Belediye Başkanlığı tutucu bir particiliğin dışında olmalıydı.



İlhan Karaçay, Mersin Belediye Başkanlığı seçimlerine katılmıştı



Benim seçime girme amaçlarımdan biri Başkan olmak, diğeri de Türkiye’ye mesaj vermekti.

Belediyeciliğin sadece asfalt döşemek, lağım döşemek, çöp toplatmak, elektrik dağıtmak olmadığını anlatmam gerekiyordu. Ulusal ve yerel gazeteler kanalıyla verdiğim mesajlarda, Belediyelerin sosyal ve kültürel hizmet yapması gerektiğini belirtiyordum. Benim programımda yer alan Hollanda modeli Belediyecilikte, geliri olmayanlara fakirlik parası vermek vardı. Gençlerin spor yapabilmeleri için stad ve salon yapamasam da, en az 20 mega çadır alıp spor yaptırmayı yeğliyordum.

Benim Hollanda modelim Türkiye çapında duyulmuştu. Pek çok başkan benden örnekler almışlardı. Zamanın Başbakanı Turgut Özal bile, Fak-Fuk-Fon denilen bir Fakir Fukara Fonu icad etmişti. Yıllar sonra Amsterdam’da bir toplantıda yan yana oturduğum rahmetli Özal, elini omuzuma atarak, “Mersin’den ne haber Karaçay” derken tatlı gülüşüyle takılmıştı.’

-Bu güzel söyleşinin sonuna daha önce yazdığım öykünüzüde eklersek Karaçay Efsanesinin” büyük bir bölümünü yazmış hissedeceğim kendimi. Yine de adettentir abi sormadan olmaz: Son olarak neler söylemek istersiniz?

-‘Filmseverler arasında, kendilerine bir rol seçmeye çalışanlara kolaylıklar dilerim. Ama şu bir gerçek ki, hiç kimse kendini kötü roller içinde aramayacaktır. Zira insanın doğasında, hep iyilik vardır.

İyiliklerin sizleri bulması dileğiyle.’

*****



Adı, Hollanda ile özdeşleşmiş yaşayan tarih: İlhan KARAÇAY

Yazan: Yavuz NUFEL

Türkiye’den Hollanda’ya işçi göçü, gayrıresmi 1962 yılında, resmi olarak da 1963 yılında yapılan ikili sözleşme ile başlamıştır.



Bu satırların yazıldığı sırada, Türkler’in buraya gelişinin ellinci yılı kutlamaları için çalışmalar başlatılmıştır.

Hollanda’ya yerleşen Türkler arasında, sayıları az olmayan pek çok Türk, işçi olarak geldikleri bu ülkede başarılı işlere imza atmışlar, yurttaşlarının sorunlarının çözümü için başrollerde oynamışlar ve toplumsal faaliyetleri ile lider duruma gelmişlerdir.

Hollanda’da bu gibi faaliyetlerde öne çıkmış isimlerden biri de, herkesin yakından tanıdığı İlhan Karaçay’dır.

İlhan Karaçay, sadece Avrupa’daki yurttaşları arasında değil, Türkiye’dekiler tarafından da tanınan bir simadır. Karaçay’ı pek çok Hollandalı da tanır.

İlhan Karaçay’ın adı Hollanda ile özdeşleşmiştir.

Özellikle Türkiye’de Hollanda’dan söz edildiği zaman, pek çok insanın aklına ilk önce İlhan Karaçay ismi gelir.

İlhan Karaçay’ın yaşam öyküsünü yazmak bana düştüğü için kendimi mutlu addediyorum.

23 Aralık 1942 Mersin doğumlu olan Karaçay, gençlik yıllarında, CHP İçel İl Gençlik Kolu Başkanlığı görevini sürdürürken, bu partinin organı sayılan ULUS Gazetesi’nde de haber ve yorum yazmağa başlar. Aynı zamanda, genç yaşına rağmen, Mersin’de ailece sahip oldukları ve Pompeipolis adını koydukları motel, plaj, gazino ve kampingten oluşan turistik tesislerin işletmeciği de küçük Karaçay’ın omuzlarındadır.

Yirmi beş yaşında, çalıştırdığı turistik tesislere gelen bir Yunan kapatanın hayatının rotasını değiştireceğini söyleseler kendi bile inanamazdı belki de….

Sohbet koyulaşınca bu kaptanın gemisi ile Çin’in ŞangHay kentine gittiğini öğrenir. Çin’de Mao’nun Kültür İhtilali yaşandığı yıllardır. Gazetecilik mesleğine sevdalı Karaçay için bu kaçırılmaz bir fırsattır. Karaçay üç arkadaşı ile birlikte gemiye işçi olarak girmeyi başarır. 1967’nin haziran ayı başlarında başlayan yolculuğun gerçek amacı gazeteciliktir Karaçay için.



İlhan Karaçay, arkadaşları ve gemi personeli ile Çin'de. 1967



Çin’e yolculuk geminin Süveyş Kanalı’nı geçtikten hemen sonra bombalanışı sonucu bir maceraya dönüşür. Onlar Kanalı geçerler geçmesine fakat 7 Haziran 1967 günü Cibuti’ye ulaştıklarında İsrail ile Arap ülkeleri arasında savaşın tüm şiddetiyle devam ettiğini ve Süveyş Kanalı’nın kapandığını öğrenirler. Singapur üzerinden ŞangHay’a varıp karaya ayak basıldığında diğer gemicilerin neler yapacağı az çok bilinir ama Karaçay soluğu postanede alır. Süveş Kanalı’ndan ve yolculuk boyunca uğradıkları limanlardan çektikleri fotoğrafları ve birbirinden ilginç haberleri AKŞAM Gazetesi’ne postalar.

ŞangHay’da, Mao’nun gerçekleştirdiği Çin Kültür İhtilali’nin en renkli günlerini yaşar.

O zamanların dünyaya kapalı, dünyanın en kalabalık ülkesi Çin’de sarılık hastalığına yakalanır. Hastaneye yatırılır. Fakat götürüldüğü hastaneden kaçar. Karaçay Hastaneden kaçışını ve nedenini şöyle anlatıyor:

“Kaptanın verdiği garanti belgesi ile, beni hastaneye götürmek için gelen jandarmanın elinden kurtulmayı ve kaçmayı başardım. Çünkü ŞangHay’dan sonraki yolculuk Kanada’nın Vancouver kentiydi. Yatacaksam modern dünyada hastaneye yatmalıydım. Gemi giderse ben bu bilinmezde ne ederdim?”

Modern dünyaya ayak basar basmaz hastaneye yatar, tam tamına iki buçuk ay. Bu süre içinde kendini idare edecek kadar bildiği İngilizcesini geliştirir. Hastanenin bayan doktoru, çok kısa zamanda İngilizce öğrenen Karaçay’ı tebrik eder, daha da geliştirmesi için kütüphane müdürünü ona ders vermesi için görevlendirir. Karaçay hastalığından kurtulur, öğrendiği İngilizce ise yanına kâr kalır. Kısacası, hasta olarak girdiği hastaneden sağlam ve “Bir lisan bir insan demektir” sözünden hareketle iki insan olarak çıkar.

Londra üzerinden Türkiye’ye dönerken Hollanda’ya uğrayan Karaçay, Hollanda’daki yaşamı ve insanları çok beğendiğini ve burada kalmaya karar verdiğini söylüyor.

“Nasıl kaldınız, bir fabrikada iş mi buldunuz?” soruma Karaçay şu yanıtı verdi:

“Avrupa’da basımına başlanan Tercüman Gazetesi’ne muhabirlik yapmak için, daha önceden tanıdığım İstihbarat Şefi Kemal Özbayraç ile anlaştım. O zamanlar Hollanda yaşamım oldukça renkli geçiyordu. Pek çok kız arkadaşım olmuştu. Yine de yaşamın giderek monotonlaştığını düşünüyordum. Amerika’ya gitmek için karar verdiğimde, şimdiki eşim Jeanne ile arkadaşlık yapıyordum.”

Amerika yolculuğu için hazırlıkları başlar. Fakat kız arkadaşı Jeanne bu ayrılıktan hoşnut değildir. Ne ki karar verilmiştir bir kere. Yolculuk için yapılan alışveriş biter ve yorgun argın eve geldiklerinin ardından beş dakika bile geçmeden kapının zilini çalan postacının elindeki uzattığı telgraf, Amerika’ya gidişini ilelebet unutmasına ve Hollanda’ya demir atmasına neden olur.

Telgraf , Tercüman Gazetesi spor müdürü Necmi Tanyolaç’tan gelmiştir. Tanyolaç acil çektiği telgrafta; “İlhan, Fenerbahçe Ajax ile eşleşti. Ajax’ı takibet, yazı ve fotoğrafları acele gönder.” diyordu. Karaçay ise o ânı anlatırken; “İşte o zaman akan sular durdu. O dönemde Hollanda futbolu henüz tırmanışa geçmemişti. Rinus Michels’in çalıştırdığı Ajax’ta, sonradan çok meşhur olan kimler yoktu ki? Mesela Johan Cruyff henüz 17 yaşında idi. Keizer, Swart, Krol, Hulshoff, Suurbier, Neeskens ve Haan gibi dev isimlerin esamisi okunmuyordu ama bunların hepsi sonradan birer futbol yıldızı oldular.” diyor ve kadroları ezbere sayıyordu Karaçay.

10 Kasım 1968 günü Amsterdam’ın Schiphol havalimanına inen Fenerbahçe’yi Jeanne ile karşılarlar. Oysa Jeanne’yi terk edip Amerika’ya gitmeyi planlarken Ajax-Fenerbahçe maçı Karaçay’ı Jeanne ile nikah masasına kadar götürür. Bu konu ile ilgili Karaçay, “Beşiktaşlı olmama rağmen, Jeanne evlenmeme ve Hollanda’da kalmama vesile olan Fenerbahçe’ye her zaman şükran duymuşumdur.” diye eklemekten mutlu oluyor.

1969 yılında Avrupa’da yayın hayatına başlayan Hürriyet gazetesi ile anlaşarak gazetecilikte profesyonelliğe adım atan Karaçay’ın, Hürriyet’in Avrupa’da bir numara olmasını sağlayan ekibin içinde de yer aldığını görüyoruz.

1975’te, TRT Haber Dairesi Başkanı Tayyar Şafak’ın Amsterdam ziyareti sırasında yaptığı muhabirlik teklifini, Nezih Demirkent’ten izin alarak kabul eder. Bununla birlikte aynı yıl Hollanda Yayın Kurumu NOS televizyonunda Türkler için ‘Pasaport’ adlı programı yönetmeye başlar.

1980 yılında, İKON Televizyonu’nun ünlü rejisörü Henk Barnard ile birlikte “Ceremeyi çeken çocuklar” (Kinderen van de Rekening) adlı beş bölümlük bir dizi yapan Karaçay, iki bölümün çekimlerini Türkiye’de gerçekleştirdikten sonra, Kapıkule sınır kapısına geldiğinde sabah olmaktadır. Ortalıkta, tanklar, askerler belirir birden. Yıl 1980, aylardan Eylül, takvimlerde gün hanesindeki sayı ise 12’dir.



Bir yandan TRT’nin, öte yandan Hürriyet gibi büyük bir gazetenin ve de Hollanda televizyonlarının başarılı bir elemanı olması, birçok kapının kolayca açılmasını sağlar Karaçay’a. Hollanda deyince Cağaloğlu yokuşunda, basın dünyasında ve buradaki vatandaşlarımız arasında İlhan Karaçay adı Hollanda ile âdeta özdeşleşir. Bu kadar başarılı çalışmaları ile Hollanda’da yöneticilerin de dikkatini çeken Karaçay, çeşitli bakanlıkların teklifini kabul ederek çalışma guruplarında yer alır. Çalışma guruplarında da tüm mücadelesi basın yayın kuruluşlarında olduğu gibi yine vatandaşlarımıza sahip çıkmak, destek olmaktır.

Söyleşinin başına dönüyor ve Jeanne ile olan ilişkilerini, ne zaman nişanlandıklarını, nasıl evlendiklerini, çocuklarını soruyorum.

Jeanne’yi ilk kez 1969’da Türkiye’ye götüren Karaçay’ın, aynı yılın 9 Ağustos tarihindeki nişan törenleri gazetelere konu olur.

Bir yıl sonra ise nikâh ve düğün.

O günleri anlatırken Karaçay unutamadığı bir acı anıyı da anlatma gereği duyuyor: “Her şeyi hazırlanmış, evlilik töreni için Mersin’e gidiyorduk. Yolculuğumuzun büyük bölümü geride kalmış Aksaray’a varmak üzereyken büyük bir trafik kazası geçirdik, Jeanne ile birlikte. İkimiz de ağır yaralanmıştık. Ölümden döndük diyebilirim. Nihayet 23 Mayıs 1970’te yine Mersin’de dünya evine girdik.”

Çiçeği burnunda İlhan ve Jeanne çiftinin mutlulukları ikiye, üçe katlanır 23 Ocak 1971’de… Ruşen ve Vahide adını verdikleri biri erkek, diğeri kız olmak üzere ikiz çocukları olur. Fakat bu mutlulukları uzun sürmez! Vahide kalbindeki delik nedeniyle ancak beş hafta hayata tutunabilmiştir. Kızlarını unutamaz genç evli, bu yüzden 17 Nisan 1974 tarihinde doğan ikinci kızlarına, beş haftalıkken ölen Vahide’nin adını verirler.

İlk çocukları Ruşen’den Eva, Vahide’den de Esra isminde iki torunu ile geçirdiği güzel zamanlar için Karaçay: “Hayatımın en güzel anları torunlarımla geçirdiğim anlardır. Her fırsatta torunlarımla olmak benim için dünyanın en büyük mutluluğu.”

YAZ GAZETECİ YAZ

“Başka nelerle uğraştınız, neler yaptınız?”diye soruyorum. Karşımdaki sıradan birinsan olsa bu soru elbette sorulmaz. Fakat o, İlhan Karaçay olunca soruyor insan.

1973 yılında gazeteciliğin yanı sıra seyahat işine de el atar ve 1976 yılında Bakanlar Kurulu Kararı ile THY’nin Utrecht Bölgesi Genel Satış Acenteliği’ni üstlenir.

1966-1977 kış döneminde Türkiye’ye düzenledikleri tur bir ilktir. Çünkü o zamana kadar kış sezonu ölü sezondur ve kış döneminde kimse Türkiye’ye tur düzenlememiştir. Karaçay bürosunda gazeteciliğin ve seyahat acentalığının yanı sıra ihtiyaç ve istek üzerine sigorta ve kredi işleriyle de uğraşır. Bu kadar uğraşı, gece gündüz iş derken, 1981 yılında geçirdiği ağır ameliyatlar sonucu ölüm korkusu sarar benliğini. Bu nedenle önce seyahat bürosunu Refik Selahiye’ye devreder.

Sağlığına kavuştuktan sonra Amsterdam’da Hürriyet Bürosu’nu açarak kendini artık sadece gazeteciliğe verir. 1983 yılı sonunda, bürosunda çalışan Yasemin ve Ünal Öztürk’e, Hürriyet temsilciliğini devreder. Uzun süredir çocuklarının Türkçe eğitim görmelerini istediği için Türkiye’ye dönerek yerleşme kararı verir. Karaçay bu, boş duramaz ve ilk iş olarak yine turistik tesislerini işletmeye başlar Mersin’de…

1984 Mart’ında yapılan yerel seçimlere, CHP’li olmasına rağmen, Mersin Anakent Belediye Başkanlığı’na Doğru Yol Partisi adayı olarak katıldığının afişlerini görüyoruz fotoğraflarda.

O yıllarda hemen her yerde çok güçlü olan Turgut Özal’ın patisi ANAP, Mersin’de de işi bitirir ve Karaçay seçilememiştir. Kanının her hücresine işlemiş gazetecilik mesleği ile o zamanlar Hürriyet’in başında bulunan Arda Gedik ile “Çukurova İlavesi” yayınlamak için anlaşırsa da bazı nedenlerden dolayı proje hayata geçmez.

İlhan Karaçay, bir süre sonra Mersin’deki sosyal yaşamdan rahatsız olmaya başlar, sıkılır. Çocukları yeteri kadar Türkçe öğrenmiştir. 1986 yılının başında Hollanda’ya ikinci kez gelir ve bir daha dönmemek üzere yerleşir.

Hollanda’ya gelişi ile birlikte Günaydın gazetesinin muhabirliğini, Türkçe ve Hollandaca yayınlanan HABER Gazetesi’nin Genel Yayın Yönetmenliğini üstlenir. Aynı yılın sonunda Avrupa’ya açılan SABAH Gazetesi’nin Benelux temsilciliğini de alır.

Fakat SABAH’ın ilk Avrupa serüveni uzun sürmez ve kapanır.

1988’de Asil Nadir’in Günaydın Gazetesi’ni satın alması ile birlikte, bu kez bu gazetenin Benelux temsilcisi olarak görüyoruz Karaçay’ı.

Asil Nadir krizinin ardından gazetenin Bekir Kutmangil tarafından satın alınmasından sonra da aynı görevi sürdürür. Gazetecilik yaşamımda, bu sektörün her branşında görev yapmış olan Karaçay’ı, 1994 yılında Günaydın’ın Avrupa baskılarının sahibi olarak görüyoruz.

Karaçay, Avrupa Türk Basınının kalbi olan Frankfurt’a yerleşir.

BİR ACI, BURUK KUTLAMA ve SONRASI



25'inci yıl evlilik yıldönümü davetiyesi Karaçay ailesi 25'inci evlilik gününde

“23 Mayıs 1995 günü Mersin’de 25’inci evlilik yıldönümü kutlamasına hazırlanırken, aynı gün Bekir Kutmangil’in öldürüldüğü haberi ile yıkıldık. Öldürülmeden önce sipariş ettiği buketi Mersin’e ulaşan Kutmangil için yas tutulurken, televizyonlara konu olan kutlama doğal olarak buruk bir şekilde yapılmıştı.Bekir Kutmangil’in ölümünden sonra gazeteyi, yeraltı dünyasının meşhur ismi ‘Altın tabancalı’ ve ‘Altın Mercedesli’ olarak bilinen Mehmet Saruhan satın aldı. Bundan sonra da bu iş ilişkisi biter. Günaydın, Avrupa baskılarını durdurduktan sonra, Türkiye’de de işler iyi gitmeyince, bu gazete tamamen kapandı.'' diyor İlhan Karaçay



Kurduğu ÇAY-PRESS Ajans kanalıyla çeşitli gazete ve TV kuruluşlarına haber göndererek çalışmalarını sürdüren Karaçay, Radikal ve Posta’ya haber, bir spor gazetesi olan FANATİK’e de spor haberi ve yorum yazar.

1974 Almanya, 1978 Arjantin, (1980 Uruguay-Mini Şampiyona), 1982 İspanya ve 1994 Amerika’daki Dünya Futbol Şampiyonaları ile 1972, 1976, 1980, 1984, 1988, 1992 ve 2000 yıllarındaki Avrupa Şampiyonalarını izlemiş olan Karaçay, Tercüman, Hürriyet, Günaydın, Sabah, Radikal, Posta, Fanatik ve DÜNYA gazeteleri ile TRT, ATV, NTV, SHOW ve STAR televizyonları ile Hollanda televizyonu NOS’ta ki çalışmaları, deneyimiyle, genel konuların yanında, futbol konusunda da uzmanlaşmıştır.

DÜNYA GAZETESİ

28 Mart 1998 tarihi, Karaçay’ın gazetecilik yaşamında yeni bir dönemin başlangıcıdır. Nezih Demirkent’in sahibi olduğu (Şimdiki sahibi kızı Didem Demirkent) Ekonomi ve Politika Gazetesi DÜNYA’nın, Hollanda ve Belçika yayın hakkını alır. Türkler’in işçilikten kurtulup işadamı durumuna gelmeleri ile birlikte, onlara ticari ve ekonomik bilgiler verecek bir yayın organının piyasaya çıkması kaçınılmaz olmuştu. İşte bu boşluğu gören Karaçay, gazetecilik yaşamında yeni bir döneme imzasını atmış olur. Haftalık yayınlanan DÜNYA’nın Avrupa’daki yayın amacı, öncelikle ticari ve ekonomik bilgi sunmak olmasına karşın, Hollanda’da bir azınlık yaşamı sürdüren Türklerin sorunlarına seyirci kalmayı doğru bulmaz Karaçay. Bu nedenle gazetenin yapısında değişiklikler yaparak sosyal-kültürel sorunları da işlemeye başlar.

Çoğu zaman Türkler’e yapılan her haksızlığın karşısında artık DÜNYA vardır. Öyle ki, Türkler’e ve Türkiye’ye karşı her zaman acımasız davranan, kasıtlı haberler yayınlayan bir milyon trajlı en büyük gazete De Telegraaf’a âdeta savaş açar Karaçay. “Boşuna uğraşıyorsun, De Telegraaf’ı yola getiremezsin!” derlerse de aldırmaz, mahkemelere verilir; yılmaz, yıldıramazlar. Çünkü Karaçay haklıdır ve adalet tecelli edecektir, eder de.

Karaçay’ın bu mücadelesi sonucu olsa gerek, aynı gazete T.C. Lahey Büyükelçimiz ile yapılan röportajı tam sayfa olarak yayınlar. Hem de olumlu bir yaklaşımla

Karaçay bu konuda şöyle diyor: “Oysa De Telegraaf'ın tarihi boyunca hiçbir büyükelçiye böylesine geniş yer vermediği bilinen bir gerçektir. De Telegraaf, bununla da kalmayıp Türkiye lehinde çokça haber yayınladı. Özellikle, daha önce balta vurmaya çalıştığı turizmimiz için övgü dolu haberler yayınladı. Bir genel değerlendirme yapıldığı zaman görülür ki, haftalık Dünya Gaztesi'nin dört sayfasının Hollandaca olarak çıkması, buradaki vatandaşlarımızın sesini direkt duyurmada çok ama çok etkili olduğu görülüyor.”

VİCDANSIZ SABUHA

Çok yakından izlediğim DÜNYA Gazetesi’nde “Vicdansız Sabuha” başlığı, beni çocukluk yıllarıma götürdü. Ünlü türkücü İbrahim Tatlıses’in yıldızının parladığı yıllardı. Pendik’te her köşeden acılı acılı, yanık yanık, genç türkücünün feryadı duyuluyordu. “Vicdansızzzzzzzzzzzz Sabuhaaaaaaaaaaaaa!” Hollanda’daki vatandaşlarımızın sesini duyurabilmek için Karaçay, yabancılardan sorumlu Entegrasyon Bakanı Rita Verdonk’a hitaben bu başlığı seçmişti. Çünkü Verdonk, uyum kursları altında 7’den 77’ye, herkesin dil kurlarına gitmesi, Hollanda’ya gelip yerleşecek insanların uyum kurslarına devam etmeleri ve bu kursların paralarını ceplerinden ödemeleri yolunda bir dizi yasa teklifi hazırlamış, meclise sunuyordu. Uyum kurslarına ödenecek para için “Başlık Parası” Verdonk’a da “Vicdansız Sabuha” diyordu Karaçay.

TRT BELGESEL YAYINLARI

İlhan Karaçay'ı son yıllarda TRT ekranlarında çokça görür olduk. Merkezi İzmir'de olan TRT BELGESEL, İlhan Karaçay'a, ülke dışında yapılacak olan çekimler için teklif sundu. Karaçay da bu teklifi tereddüt etmeden kabul etti.

İlk iş 5 bölümlük 'Uzaktaki Dostlar' adlı seri oldu.

Bu programlarda, Hollanda'daki Türkiye adlı köy, Belçika'daki Faymonville kasabasında her yıl yapılan Türk festivali, İtalya'nın Moena kasabasında bir Türk Yeniçeri hatırasına yapılan Türk Festivali, İspanya'nın Sax kasabasında yine her yıl yapılan Türk festivali ve Fransa'daki Osmanville ve Turqueville kasabaları işlendi.

Önce TRT BELGESEL kanalında daha sonra da TRT'nin tüm kanallarında sıra ile yayınlanan bu programlar, şimdilerde de peyderpey yayınlanıyor.



TRT ekibi soldan sağa: Orhan Aybertürk, İsmail Elden, Osman Şahbaz, İlhan KaraçaTRTy, Sacit Şahin ve Mehmet Türkoğlu



TRT BELGESEL'deki ikinci iş İZLER adı verilen, Osmanlı izlerini anlatan seri oldu.

Macaristan, Viyana, Almanya, Hollanda, Fransa, İtalya, Rusya, Doğu Türkistan, Afganistan ve Finlandiya'yı kapsayan çalışmalarda ilginç konular ele alındı.

İtalya'da, Roma mediniyeti'nin başlangıcını hazırlayan Etrüksler'in, Anadolu'nun Ege bölgesinden gelmiş oldukları, müzelerde sergilenen kanıtlar ile ortaya serildi.

Macaristan'da, Atilla'nın maceraları, Osmanlılar'ın hükümranlığı ve hala kutlanmakta olan Turan şenlikleri işlendi.

Hollanda'da, Lale'nin Türkiye'den getiriliş öyküsü ele alındı. Laleyi Hollanda'ya ilk gönderen kişi Busbecq'in yaşam öyküsü anlatıldı. Busbecq'in kayıp olan mezarı da TRT ekibi tarafından aynı adı taşıyan Fransa'daki köyde bir kilisede bulundu. Hollanda Devlet Müzesi'nde hala sergilenmekte olan Osmanlı tabloları da programa renk kattı.

Fransa'da, Fatih Sultan mehmet'in oğlu Cem Sultan'ın sürgünde yaşadığı şato bulundu ve öyküsü anlatıldı. Yine Fransa'da, Atilla'nın otağı bulundu.

Viyana'da, çeşitli müzeler araştırıldı ve Osmanlı izleri tanıtıldı.

Almanya'da da, özellikle Berlin ve çevresinde Osmanlı izleri sergilendi.

İlhan Karaçay'ın TRT BELGESEL için yaptığı programlar, O'nun kariyerindeki ibreyi biraz daha yükseltti.



Yılların tecrübesi, elindeki tek silahı olan kalemiyle haksızlıkların karşısında gördüğümüz Karaçay, Hollanda’da son yıllarda sayıları hızla artan Türkçe gazete ve dergi sahiplerini (Gazetecileri) bir çatı altında toplayarak, gazetecilik mesleğine gönül vermiş gençlere ağabeylik yapmak, gayreti içinde. Bakalım birlikten doğacak kuvvet ne kadar etkili olacak, birlikte göreceğiz.

Gazetecilik mesleği ile esnaflığın aynı şey olmadığını çok iyi biliyor, yılların gazetecisi Karaçay. Elmalarla armutları aynı kefeye koymaz, ayırır. Düşlediği ve gerçekleştirmek için yoğun çaba sarf ettiği Hollanda Türk Gazeteciler Birliği’ni (ya da adı ne olacaksa) kuracaktır.

Son olarak şunu söylüyorum: İlhan ağabey, görünen köy kılavuz istemiyor!

*****

İlhan KARAÇAY yazdı...

ACILARIN KADINI !

Ezilmekte olan Uygur Türkleri'nin, sürgündeki lideri olan Rabia Kadir mücadeleyi sürdürüyor

'Ezilişimize ve yok edilişimize dünya seyirci kalıyor' diye haykırmakta olan Rabia Kadir yine ağlattı

15 Kasım 1946 günü, Çin'in Sincan Uygur Bölgesi'nde, Uygur halkı eziyet içinde yaşarken, o soğuk günde bir kız çocuğu dünyaya gelmişti. Ailesi çok fakir olan bu kız çocuğuna Rabia adını verdiler. Doğu Türkistan olarak da bilinen Uygur Özerk Bölgesi'nde yaşayanların haklarını savunacak ve O'nlara öncülük yapacak birileri bekleniyordu. O beklenen kişinin o gün doğan Rabia olacağını hiç kimse aklından bile geçirmemişti.

Soyadı Kader (Kadir) olan Rabia, fakirlik içinde yaşarken eğitimini tamamlamaya çalışıyordu.

1978 yılında kendisine aşık olan ilk erkek olan Prof. Sıdık Hacı Rozi'nin evlenme teklifini geri çevirmeyen Rabia, çoluk çocuğa kavuştuktan sonra Sincan'da Ticaret Odası Başkanı olmuş ve 1992 yılında da Milli Halk Kongresi Üyesi olmayı başarmıştı.

Üçünü kendi doğurduğu, ikisini de evlatlık edindiği 5 çocuklu Rabia, akranları gibi pasif değildi. Kadınlığına ve gençliğine rağmen bir çamaşırhane açmayı başardı. Daha sonra tekstil işine başladı. Bu işte o kadar başarılı oldu ki, yaşadığı Urumçi'de iki büyük mağazanın sahibi olmuştu. Daha sonra bunlara süpermarketler eklendi. Öyle ki, Forbes Dergisi 1994 yılında O'nu, Çin'in en zengin 7'nci kişisi olarak ilan etmişti.



Kadın hakları savunuculuğu dikkatten kaçmayan Rabia, Çin hükümetinin de dikkatini çekmişti. Çin Hükümeti O'nu, 1995 yılında Pekin'de yapılan Dünya Kadınlar Konferansı'na katılan delegasyona eklemişti.

1997 yılında, Çin Halk Kongresi Üyesi olarak yaptığı bir konuşmada, Çin Hükümetinin Sincan politikasını çok sert bir şekilde eleştiren Rabia, O'na çok kızan hükümet tarafından Halk Kongresi üyeliğinden çıkarıldı.

Ama ne var ki, Çin hükümeti, bu başarılı kadını birden bire düşman ilan etti ve tutuklanması için karar çıkarttı. Yargılandığı mahkeme tarafından tam sekiz yıl hapis cezasına çarptırılmıştı.

1999'un ağustos ayında, Amerikan Kongresi üyelerine gizli belgeler verdiği iddiasıyla suçlanan Rabia Kadir, Çin İstihbarat elemanları tarafından pasaportuna el konularak gözaltına alındı.

Bill Gates'in yakın dostu olan Rabia Kadir'in milletvekili dokunulmazlığına rağmen,

polis teşkilatı tarafından Urümçi Havaalanı'ndan Taşkent'e hareket ederken çırılçıplak soyulmak suretiyle üstü arandıktan sonra, pasaportuna el konulmuştu.

Havaalanındaki tartaklamadan sonra, havaalanı yolu üzerinde bulunan İstihbarat Merkezi'ne getirilen Rabia Kadir'e, yurt dışına çıkış yasağı konuldu. 'Acı ve sıkıntı çeken Doğu Türkistan halkını bu kaostan kurtararak soydaşlarıma model olmaya çalışıyorum' diyen Rabia Kadir için şu suçlamalar yapılmıştı:

- Doğu Türkistan’ın Feyzabad şehrinde meydana gelen deprem sonrası, bölgeye 10 kamyon yardım malzemesi göndererek, devleti küçük düşürmek ve halkı devlete karşı kışkırtmak.



- 4 Şubat Gulca direnişi sonrası çıkan çatışmalarda çocukları ölen, yaralanan ailelere para ve erzak yardımı yaparak, ayrılıkçı güçlere destek vermek.



- ABD'de ticari şirket kuran eşi Prof. Sıdık Hacı Rozi’nin yedi aydır ABD'den Çin'e dönmeyerek, siyasi faaliyetlerde bulunması.



Özellikle Uygur insanlarının iyiliği için her türlü fedakarlığı yapan Kadir’in, yıllar boyunca da bu uğurda başına gelmeyen kalmamış. Hapis’e defalarca girip çıkan Kadir, çevresindeki insanlar ve halkı tarafından ''İyilik meleği'', ''Özgürlük savaşçısı'' diye tanımlanıyordu.



Kadir, oğlu ve sekreteriyle birlikte Amerika'ya, eşinin yanına gönderileceği günü bekliyordu. Özgürlük savaşçısı Rabia Kadir bu yolda Çinliler'in elinde işkence bile görmüş. Bütün yaşadıklarına rağmen azimle yoluna devam eden bu kadından herkes ''güç timsali'' diye söz etmişti.

NORVEÇ'TEN RAFTO ÜDÜLÜ

Ama Rabia'nın başına gelenler dünya ülkelerinde yakından takip ediliyordu. Öyle ki, Norveç'te her yıl bir insan hakları savunucusuna verilen Rafto ödülü, Çin'de cezaevinde bulunan Doğu Türkistanlı Rabia Kadir'e verildi. Ödül komitesi, "Yabancılara bilgi vermekle'' suçlanarak cezaevine atılan Kadir'e verilen ödülün, "Çin yönetimine, Uygurların ve diğer azınlıkların ekonomik, kültürel ve sosyal haklarına saygılı olması yolunda çağrı'' anlamına geldiğini bildirdi.

Rabia Kadir'in eşi Prof. Sıdık Hacı Rozi, daha önce iş yapmak için gittiği ABD'de, Amerikan yönetimince desteklenen Özgür Asya Radyosu'nda çalışıyordu.

Özellikle ABD'nin baskısıyla hapisten çıkan Rabia Kadir, Bill Gates'in davetiyle ABD'ye gitti ve burada da bir şirket kurdu.

Daha sonra siyasi mücadelesini buradan tüm dünyaya yaydı.

Rabia Kadir, artık Uygurlar'ın sürgündeki lideriydi.

DÜNYADA TEŞKİLATLAMA

Rabia Kadir, bu zaman birimi içinde pek çok ülkeye giderek yurttaşlarını teşkilatlandırdı. Bu ülkeler arasında Hollanda başı çekiyordu.

UEDT eski başkanı ve Türkevi Araştırmalar Merkezi Başkanı Veyis Güngör tarafından 3 defa Hollanda'ya davet edildi. Hollanda'ya her gelişinde, Hollanda hükümet yetkilileriyle de görüşme imkanları yaratıldı.

Hollanda'yı ziyaretleri sırasında kendisi ile görüştüğüm Rabia Kadir, çok iyi bir anne olmanın yanında, tam anlamıyla bir savaşçı görünümündeydi. Ama tabii ki bu savaşçı görüntüsü, özgürlük alanındaydı.

Hollanda'ya ilk geldiği zaman, dünyanın bazı ülkelerine seyahat edemediğini anlatıyordu. Çin hükümeti, Rabia'nın ülkelere girememesi için baskı unsurunu kullanıyordu.

Ne yazık ki, Rabia'nın giremediği ülkeler arasında Türkiye de vardı.

Türkiye, Çin'in diplomatik baskısı nedeniyle Rabia'ya giriş izni vermiyordu.

Rabia'nın Washington Büyükelçiliğimizden istemiş olduğu vize isteği 2006 ve 2007 yılarında geri çevrilmişti. Gerekçe ise, 'Türkiye'ye girmesi istenmeyen adam' olarak kayıt düşülmüş olmasıydı.



Rabia Kadir Hollanda'yı ilk ziyareti sırasında İlhan Karaçay ile görüşürken bugüne kıyasla daha dinç görülüyordu.

Rabia Kadir, aradan geçen zamana rağmen, mücadelesini başarıyla sürdürüyor



Rabia Kadir Hollanda'ya son gelişinde, Uygur Kongresi Turkiye Delegesi Seyid Tümtürk (solda), Hollanda Uygur Derneği Başkanı Sadık Seley ile birlikte aldıkları kitaplarla bu görüntüyü verdiler



HOLLANDA'YA SON ZİYARET

Hollanda’nın başkenti Amsterdam’da ‘Dünya İnsan Hakları Günü’ çercevesinde, Dünya Uygur Kongresi Başkanı Rabia Kadir’in 'Sürgünde 10. Yılı' anma programı yapıldı.

Hollanda Uygur Vakfı, Türkevi Topluluğu ve Avrasya Sivil Toplum Forumu tarafından organize edilen 'Rabia Kadir; Sürgünde 10. Yıl' Anma Programına, Hollanda’da yaşayan Türk ve Akraba topluluklar da büyük ilgi gösterdiler.

Program, katılımcılara Uygur Pilavı ikmamıyla başladı. Program çerçevesinde Hollanda’da etkin olan Uygur, Nogay, Kırım ve Irak Türkmen dernekleri tanıtım standleri açarken yemek ikramında da bulundular.



Rabia Kadir için organize edilen 'Sürgünde 10. Yıl' toplantısından görüntüler

Anma programında, Rabia Kadir’in son on yılda yaşadıklarını anlatan kısa bir belgesel gösterildi. Günün anlamına dair bir konuşma yapan Türkevi Topluluğu Başkanı Veyis Güngör, Rabia Kadir’i on yıl önce Hollanda’da misafir ettiklerini, sonraki yıllarda da farklı organizasyonlarla Doğu Türkistan davasını, başta Türkler olmak üzere Avrupa kamuoyunda tanıtmaya katkıda bulunduklarını belirtti. Rabia Kadir’in sürgünde geçen on yılı anısına organize edilen bu programda amacın, dünya kamuoyunun dikkatlerini Çin’in Uygur Türkleri'ne uyguladığı zulm ve baskılara dikkat çekmek olduğunu söyleyen Veyis Güngör, Rabia Kadir’in Hollanda ziyareti çerçevesinde Hollandalı gazetecilerle de buluşup, verdiği mücadeleyi anlatacağını belirtti.

SÜRGÜNDE 10. YIL

Programa Türkiye’den misafir olarak katılan Dünya Uygur Kongre’si üyesi Seyit Tümtürk, yapmış olduğu konuşmada, son on yıldır Rabia Kadir ile birlikte dünya kamuoyuna Doğu Türkistan davasını anlattaıklarını, Rabia Kadir’i mücadelesinde yalnız bırakmadıkları söyledi. Tümtürk, Rabia Kadir’in sürgünde onuncu yılını hatırlayan ve anısına bu programı düzenleyen duyarlı ve bir o kadar da stratejik düşünen, başta Türkevi Topluluğu olmak üzere, organizasyonda emeği geçenlere teşekkürlerini sundu.

Programın ikinci bölümünde bir konuşma yapan Dünya Uygur Kongresi lideri Rabi Kadir konuşmasında özetle şunlara değindi: “Türkleri birbirine bağlayan bu muhabbeti Çin ne kadar engellemek istese de asla başarılı olamayacak. Türklük bizi bir birimize bağlayan çok önemli bir öğe. Cezaevinde çıktığımda acaba Türk dünyasından ayrıldım mı diye gözyaşı döktüm. Ancak gurbette her Türk’le karşılaştığımda kendimi görüyorum. Bu moral kaynağı oluyor bana.”

ÇİN'İN HEDEFİ UYGUR DAVASINI İMHA ETMEKTİR

Rabia Kadir konuşmasına şöyle devam etti: “Çin’in hedefi Doğu Türkistan davasını dünyanın haberi olmadan tamamen kapalı hale getirerek imha etmekti. Ama bu hedefinde başarılı olamadı. Tibet ve Doğu Türkistan meselesi birbirinden farklı değil. Bugün iki ülkede Çin işgali altında. Tibet davasını bütün dünya biliyor niçin Doğu Türkistan davası hak ettiği ilgiyi görmüyor. Çünkü Doğu Türkistan davasının bilinmemesindeki ana faktörlerden birisi Rus ve Çin’in Doğu Türkistan davasının liderlerini, 1940’lı yıllardaki en önemli siyasi aktörlerini işbirliği yaparak Rusya’ya davet edip öldürdü. Çin 2 milyon askerler Rusya’yı da yanına alarak Doğu Türkistan’ın dünyayla bağını keserek büyük bir katliam yaptı.”

Kadir, Türkiye ve çevresindeki gelişmelere de dikkat çekti. “Bugünlerde sıcak bir gündem… Rusya’nın Irak ve Suriye’deki Bayırbucak Türkmenlerini bombaladığını hepiniz görüyorsunuz. Oradaki soydaşlarımıza nasıl katliam yaptığını ve Esed’e nasıl destek verdiğini görüyorsunuz. Rusya aynı Türk katliamını 1933 yılında Doğu Türkistan’da yine Çin işgaline destek vererek o bölgede de benzeri katliamlar gerçekleştirmiş ve yüzbinlerce Uygur Türk'ünü katletmiştir. Görüntü, aynı Türk katliamı bir kez daha Suriye’de Türkmenler üzerinde yapıldığını gösteriyor.''

TÜRK DÜNYASI SAHİPLENDİ

2005’de cezaevinden çıktıktan sonra Çin dışına giderek Doğu Türkistan davasını uluslararası kamuoyuna anlatmaya çalıştığını belirten Uygur lider Rabia Kadir, “Son 10 yıl içinde Türk dünyasının daha çok Doğu Türkistan davasına sahip çıkmaya başladığını söyledi. Bu dava bütün Türk dünyasının davası diye bir kanaat oluştu. Çin de bunun farkına vardı. Doğu Türkistan davasının sahipsiz olmadığının farkına vardı. Türk dünyasına davamıza sahip çıktığı için teşekkür ediyorum. Türk kardeşlerimi sürekli yanımda gördüm davamızda. Çin sorgusuz sualsiz, kanuni olmayan uygulamalarla evlere baskın yaparak insanları cezaevlerine atıyor. Uluslararası hukuk ihlal edilmekte. O güzel coğrafya bütün Türk dünyasının toprağıdır.” diye konuştu.

R.T. ERDOĞAN ZİYARETİ BİZİ BİRBİRİMİZE BAĞLADI

Rabia Kadir konuşmasında Türkiye Cumhuryeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ziyaretine de değindi. Kadir: “Bu son ziyaretler, Türkiye’den devlet büyüklerimizin, Cumhurbaşkanın, Başbakanın o coğrafyaya, ata yurdumuza yapmış olduğu ziyaretler, iki ülke arasındaki bağ ve heyecan bizi birbirimize daha da bağladı. Ümidini sizlere bağlamış olan Doğu Türkistanlı kardeşlerinizi asla unutmayın. Çünkü onların bütün ümidi sizde” dedi.

RABİA KADİR'E KAŞGARLI MAHMUT PARASI



Sürgünde Doğu Türkistan davası ve insan hakları mücadelesi veren Rabia Kadir’e Türkevi Topluluğu ve organizasyon adına, Darphane’de özel olarak bastırılan ‘Kaşgarlı Mahmut Parası’ hediye edildi. Hediye takdimi sırasında Türklerin İslam’la tanışmasının baş mimarı olan Satuk Buğra Han’ın da, Doğu Türkistanlı olduğu hatırlatılarak, Kaşarlı Mahmut’un Türk dili ve kültürüne katkıları da ifade edildi. Hollanda Uygur Vakfı da Rabia Kadir’e ‘Altın madalya’ hediye etti.



YUMUŞAK KALPLİ BİR ANNE AMA SAVAŞÇI BİR RUHA SAHİP



Rabia Kadir ve mücadele arkadaşları olan Uygur Kongresi Türkiye Delegesi Seyid Tümtürk ve Hollanda Uygur Derneği Başkanı Sadık Seley ile birlikte bir öğle yemeği yedik. Yemeği organize eden Türkevi Araştırmalar Merkezi Başkanı Veyis Güngör, İslambilimci Abdulvahid van Bommel ve televizyoncu yazar Muhammed El Fers ile birlikte olduğumuz Meram Restaurant, Rabia Kadir'in çok hoşuna gitmişti.

Rabia Kadir restauranta giriş yaparken çok dirayetli bir görünüm sergiliyordu.

Etraftakiler, küçük ama haşmetli bir kadın görünümündeki bu insanı merakla izliyorlardı. Restauranta gelenin 'Sürgünde bir Cumhurbaşkanı' olduğunu öğrenince birlikte fotoğraf çektirme sırasına girmişlerdi.

Rabia Kadir şefkatli bir anneydi. Ama soydaşları için verdiği mücadele için sert bir görüntü veriyordu.

Yemek boyunca bize anılarını anlatan Rabia Kadir'e, bu mücadeleyi daha ne kadar sürdüreceğini sorduğumuz zaman aldığımız cevap şu oldu: 'Her şeyin bir başlangıcı ve sonu vardır. Benim başlattığım özgürlük mücadelesi, sonuç alınıncaya kadar devam eder. Bu mücadele şimdi benim liderliğimde yürüyor. Ömrüm ve sağlığım elverdiği sürece bu böyle devam edecek. Ama bir gün, bu bayrağı elbette birilerine devredeceğim.

İnşallah bu mücadele benim yaşama sürem içinde mutlu bir son ile sonuçlanır. Ama, Çin'in şimdiki gelişmesine ve güçlenmesine bakılırsa, bizim mücadelemize destek olanların, Çin'in bu gücü karşısında ürkeceklerinden korkuyorum. Allah sonumuzu hayırlı etsin.'

HOLLANDA'DA BİR BAŞKA ETKİNLİKTE DE KONUŞTU

Hollanda Türk Federasyon Rabia Kadir’in katılımıyla ‘Ülkü Buluşmaları’ programı düzenledi

Hollanda Türk Federasyon’a bağlı Amsterdam Mescidi Aksa teşkilatında, Ülkü Buluşmaları serisinin ‘Genel Türk Tarihi’ konulu programının 2. bölümüne katılan Dünya Uygur Kurultayı Başkanı Rabia Kadir, Hollanda’daki Türk teşkilatlarına teşekkür ederek, Doğu Türkistan’daki durum ve mücadelesi hakkında bilgi verdi.



Türk Federasyon Başkanı Murat Gedik plaket verdi + Rabia Kadir için Türk Federasyon'da düzenlenen toplantıdan bir görüntü

Rabia Kadir, sürgününün 10. yılı vesilesiyle düzenlenen programlara katılabilmek için geldiği Hollanda’daki Türk teşkilatlara bu konudaki hassasiyetlerinden dolayı teşekkür etti ve “Hollanda Türk Federasyon’una düzenlemiş olduğu bu program ve beni davet ederek Doğu Türkistan’daki kardeşlerimizin sıkıntılarını ve vermiş olduğumuz mücadeleyi anlatmamız için vermiş oldukları fırsattan dolayı teşekkür ediyorum” dedi. Doğu Türkistan’daki Uygurların baskı altında yaşadığını belirten Rabia Kadir, bundan dolayı çok sayıda Uygur’un göç ve kaçışa mecbur kaldığına işaret etti. Dünya Türklüğü'nün bu konuya daha çok sahip çıkıp bu konuyu herkese anlatmalarını isteyen Kadir, maddi imkânlarının çok kısıtlı olmasına rağmen, Türk milletinin desteği sayesinde ellerinden geleni yaptıklarını belirtti. Rabia Kadir aynı zamanda mücadelelerini Amnesty İnternational ve Uluslararası İnsan Hakları Örgütü gibi uluslararası platformlara taşıdıklarını da ifade etti.

Dünya Uygur Kurultayı Başkanı Rabia Kadir, önceki yıllarda da Hollanda Türk Federasyon Türk Dünyası masasının daveti üzerine konferanslar vermişti. Hollanda Türk Federasyon aynı zamanda göç etmeye zorlanmış olan Uygurlar için geçen yıl bir yardım kampanyası ve geçtiğimiz Ramazan ayında Lahey’deki Çin büyükelçiliği önünde protesto amaçlı bir iftar programı tertiplemişti.

DAHA ÖNCE DE ÖDÜL ALMIŞTI



Rabia Kadir, Norveç tarafından verilen ödülden başka, ABD'deki Lantos Vakfı tarafından 2009 yılından beri dağıtılan insan hakları ödülünü de almıştı. ABD Kongre binasında düzenlenen ödül töreninde o zaman bir konuşma yapan Lantos Vakfı Başkanı Katrina Lantos Swett, Rabia Kadir'in gösterdiği "Cesaret ve güç" nedeniyle ödülü hak ettiğini söylemişti. Önceki yıllarda Tibetli Budist lider Dalai Lama gibi bir isme de verilen ödül hakkında konuşan Swett, "Ödülü kazanmayı hak etmiş olan bu Rabia Kadir, büyük tehlikelerle karşılaşmasına rağmen işkenceye ve zulme maruz kalmış birçok kişi için sesini yükseltmiştir" demişti. Ödül töreninde, Rabia Kadir'in ülkesinde gördüğü zulüm ve baskı ile yaşam tecrübesi üzerine kısa bir film gösterilmişti. Çin'de 1999 ve 2005 yılları arasında cezaevinde tutulup serbest bırakıldıktan sonra ABD'ye yerleşen Dünya Uygur Kongresi Başkanı Rabia Kadir, o zaman törende yaptığı konuşmada, Lantos Vakfı kurucusu Tom Lantos'a, kendisini Çin hapishanelerinden kurtarmak için gösterdiği çabadan dolayı teşekkürlerini iletmişti. Çin'in Uygur Müslümanlarına karşı yaptığı zulümden bahseden Kadir, " Uygur sorunu, sadece Uygurlar'ın problemi değildir. Bu, Uygurların özgürlüğünü ve temel haklarını reddeden Çin hükümetinin de problemidir" diye konuşmuştu.

TÜRKİYE'YE GİREBİLMESİ İÇİN KAMPANYALAR YAPILMIŞTI



Türk Ocakları Genel Merkezi, Doğu Türkistan'ın sembol ismi Rabia Kadir'in Türkiye'ye giriş yasağının kaldırılması ve kendisine vize verilmesi için imza kampanyası başlatmıştı. Kampanya hem internet üzerinden hem de şubeler tarafından kurulan stantlar aracılığıyla sürdürüldü. Türk Ocakları tarafından yapılan açıklamada, "Rabia Kadir, Uygur Türkleri'nin haklarını müdafaa etmekte ve Çin gibi Türkiye'ye de giriş yasağı bulunmaktadır. Yasağın kaldırılması, Doğu Türkistan'daki insan hakları ihlallerinin Türk ve dünya kamuoyunun gündemine daha örgütlü biçimde taşınmasını sağlayarak Uygur Türkleri'nin onurlu mücadelesini destekleyecektir" ifadeleri yer almıştı. Hedefin hem internet üzerinden hem de ıslak imzalarla 1 milyon imza olduğu belirtilen açıklamada, toplanan imzaların Türkiye Cumhuriyeti'nin yetkili kurumlarına iletileceği açıklanmıştı. Kampanyanın sloganının " Doğu Türkistan için, Rabia Kadir için Özgürlüğe "VİZE" ver" olduğu açıklanmıştı.

*****

TİANANMEN MEYDANINDA TANKLARIN ÖNÜNDE DURAN GENÇ KAHRAMAN ve ONUN DESTEKÇİSİ OLAN UYGUR TÜRK

Dünya tarihindeki en akılda kalıcı görüntülerinden bir tanesi Tiananmen’de tankların önündeki beyaz tişörtlü adamın görüntüleridir. Bu konu ajanslar tarafından şöyle servis edilmişti: 5 Haziran 1989’da beyaz tişörtlü ve elinde poşetler olan çelimsiz bir adamın, Tiananmen Meydanından geçiş yapmakta olan tankların önünde gösteren resimler ajanslar tarafından servise konulmuştu. Öyle ki bu görüntüyü görmeyen bilmeyen kimse kalmamış, herkes bir şekilde bu görüntünün doğurduğu gelişmelerden etkilenmişti. Elindeki poşetlerle sanki az önce pazardan gelmiş gibi duran bu çelimsiz Çinli'nin onurlu direnişi dünya tarihini değiştirmiş, insanlığın o sağa sola sallanan poşetlerin gölgesinde özgürlüğün ve direnişin ilhamını bulacağı ise kimsenin aklına gelmemişti.



Her ne kadar bu kişinin kimliği ve kaderi hakkında bilgilerimiz kesin olmasa da, başlattığı olaylar ve ortaya koyduğu tarihi kareler dünyayı sarsmayı başarmıştı. (Burada bir parantez açıyorum ve o gencin ta kendisi veya destekçisi olan Orkes Nur Muhammed Devleti isimli Uygur biriyle yaptığım görüşmeyi, bu yazının sonunda okuyunuz).

Rejim öyle bir sarsılmıştı ki, bugün bile Çin’in vatandaşlarına sağladığı kısıtlı internette “Tiananmen” kelimesi yasaklıdır. Olayın tam olarak ortaya çıkarılamamış olmanın ana nedeni olarak da, Çin’in konu üzerine uyguladığı ağır karartma olduğu da unutulmamalıdır. Tiananmen veya Çin’in resmi tarihi için “4 Haziran Olayları” Çinliler için hala bir tabu sayılmaktadır.

Olayların başlangıcında ise öğrencilerin demokratik reform talepleri vardı. 1978’te Çin Komünist Partisi'nin kararıyla başlatılan ekonomik ve politik reformların sekteye uğraması ve öğrencilerin siyasi liberalizasyon taleplerinin askıda kalması nedeniyle, mart ayı başlarından itibaren devam eden eylemler son olarak Tiananmen meydanının işgalini getirdi. Yedi hafta boyunca meydanı işgal eden öğrencileri dağıtmak için Çin ordusuna emir verildi. Ordu birliklerinin ise olayı ele alış şekil kanlı ve acımasız olmuştur.

Bir öğrenci olayı olarak başlayan gelişmeler, binlerce kişinin katılımıyla büyük çaplı bir demokratik eylem olarak sonuçlanmıştır. Dünyanın gözü bir anda Pekin’de yaşanan olaylara odaklanmıştır. Eylemcilerin talepleri ve bu talepler karşısında Çin rejiminin başvurduğu sert önlemler televizyon ekranlarından dünya kamuoyuna ulaştırılmıştır. Tankların önünde duran o beyaz tişörtlü adam ise eylemlerin bu noktaya varabileceğini kestirip kestiremediği ise tam bir bilinmeyendir.

Dünya üzerindeki insan eliyle yaratılmış en büyük mekân olan Tiananmen Meydanı adı, bilinmeyen bu azimli eylemcinin yüksek cesareti altında neredeyse kaybolup gitmiştir.

3 Haziran günü Çin ordusunun gerçekleştirdiği acımasız operasyon bir sonraki günün sabahına kadar sürmüş, yüzlerce silahsız gösterici öldürülmüştür. 4 Haziran sabahı ise büyük bir başarı elde eden Çin ordusu meydanda son bir manevra yapacak ve bütün dünyaya gücünü gösterecektir.



Sadece bir buçuk dakika sürecek kısacak bir eylemle bütün Çin ordusu neredeyse dize gelecek ve insanlığın özgürlük talebi karşısında en büyük tankların dahi duramayacağını tarihe işleyecekti. Adı bilinmeyen bu eylemci kendisini meydandaki tankların önüne attığında olayı izleyen neredeyse herkes az sonra bu kişinin öleceğini tahmin ediyordu. Ancak tanklar yaklaştıkça kişinin umarsızlığı ve özgürlüğe olan imanı öylesine kabarmıştı ki tankların bu iman karşısında yapabileceği çok fazla bir şey yoktu.

Beyaz tişörtlü bu adama karşı yapacak bir şey bulamayan tank sürücüsü adamın etrafından dolaşmayı deneyecek, ancak adamın ısrarı karşısında bu denemesini de

gerçekleştiremeyecektir. Neredeyse olay dar bir köprüde karşı karşıya gelen iki inatçı keçinin hikâyesine benzeşecektir. Ancak bir tarafta yenilmez olduğuna inanılan bir ideolojinin doldurulmuş bir bekçisi diğer tarafta ise basit bir özgürlük talebine kutsal bir muhteva yükleyen eylemci yer almaktadır.



Eylemci, tank sürücüsünün kendisini geçmeye çalışması karşısında işi inada bindirip yol vermeyeceğini göstermiş ve çelimsiz bedenini devasa tankın önünde bir o yana bir buyana sürüklemiştir. Tank sürücüsü, bütün askeri bilimleri ve çatışma teorilerini hiçe sayan bu hareket karşısında adeta dona kalmıştır. Olaya tanık olanlar her an eylemcinin öldürülmesini beklerken, beklenmeyen bir şey gerçekleşmiş ve eylemci elindeki torbaları ve beyaz tişörtüyle tankın üzerine tırmanmıştır.

Kimse o çelimsiz Çinli'nin Tank’ın içindekilere ne söylediğini bilmiyor, kimse o tankın önünde ve üzerinden nasıl bir özgürlük imanıyla ayakta durabildiğini bilmiyor ama işte yüzlerce gözün önünde o kimliği belirsiz eylemci, dünya tarihine geçiyordu. Tankın içinde kaskı ve kamuflajıyla tam teşekküllü bir asker, sinirli bir biçimde çıkıyor ve çaresizce eylemciyi tankın üzerinden indirmeye çalışıyor.

Ancak bir kere o tankın önüne geçilmişti, bir kere o tankın üzerine çıkılmıştı ya, artık özgürlük talebi en duymayan kulaklara ulaştırılmış, en görmeyen gözlere gösterilmişti artık. Tankın üzerinden inen kimliği belirsiz eylemci, umarsız bir inat ile tankın önünde dikilmeye ve özgürlüğün gerçek heykeli vücuda getirmeye devam ediyordu. Neden sonra arkasından yaklaşan bir bisikletli, iki yaya gösterici ve beyaz bir bayrak sallayan Çinliyle o tarihi insan tankın önünden çekmeye çalışıyorlar.

Görüntüler de tam bu noktada bitiyor zaten, elinde poşetleriyle sanki az önce pazardan gelen bir görünüm sergileyen, beyaz tişörtlü umarsız genç Çinli, dünya tarihine geçmiş, özgürlüğün ve insanlığın büyük bir destanına sadece bir buçuk dakika içinde imza atmıştı. Aslında bu yürekli adamın niyeti Çin’i değiştirmekti ancak yaptıkları öyle bir etki yarattı ki doğu bloku çatırdadı, Sovyetler dağıldı ve soğuk savaş sona erdi.

4 Haziran 1989 günü Tiananmen meydanındaki o inatçı Çinli sayesinde doğu Avrupa halkları kendi dikta rejimlerine karşı bir araya gelmiş, değişim taleplerini daha yüksek perdeden dillendirir olmuşlardır. Belki o küçük adamın gücü Çin iktidarını değiştirmeye yetmemişti ama koskoca doğu blokunun yerle bir olmasına, Sovyetlerin yıkılmasına ve dünya halkları üzerindeki baskıcı rejimlerin sırayla tarihe karışmasına katkı sağlamıştır.

Bütün dünya televizyonlarının ve gazetelerinin yayınladığı o görüntüler bir adamı meşhur etmedi, fotoğraftaki kimse zengin yada popüler de değildi ama o tek bir kare dünya tarihinin değişmesine, halkların kendi kaderleri üzerinde yeniden söz söyleyebilmesine ve baskıcı rejimlerin defnedilmesine yardımcı olmuştur. Bugün dünya otuz sene öncesine göre daha özgür ve demokratik ise bunda Tiananmen’deki o çelimsiz direnişçinin muazzam bir katkısı olmuştur.

O MU, DEĞİL Mİ?



Şimdi gelelim o beyaz tişörtlü protestocunun kimliğine.

Hollanda'ya, Uygur özgürlüğü savaşçılarından Orkes Nur Muhammed Devleti adında biri ile karşılaşmıştım. 2009 yılında gerçekleşen İnsan hakları Günü için organize edilmiş bir toplantı için gelen bu adamla yaptığım görüşmede, 'Ben o beyaz tişörtlü prtestocunun destekçisiydim' demişti. Ama O'nunla birlikte gelenler bana, 'Bu adam beyaz tişörtlü adamın destekçisi değil tam kendisiydi' diye kulağıma fısıldamışlardı.

Orkes Nur Muhammed Devleti, fotoğrafta benim sol tarafımda oturan kişiydi.

Kim bilir, Tiananmen’de beyaz tişörtlü protestocu olduğunu gizlemek zorundaydı belki.

Ama bu esrarengiz noktayı da bildirmeyi bir gazeteci borcu olarak yazıyorum.

*****

İlhan Karaçay'ın Ahmet Çakar'a cevabı

Noel Baba, adamın daniskasıdır, bacadan girmez, kapıdan girer



Ünlü eski hakemlerimizden Ahmet Çakar, her hafta ahkam kestiği spor programlarından birinde, konularla hiç alakası olmadığı halde bir laf etmişti Laf şöyleydi:''Noel baba'yı hiç sevmem. Adam olsa kapıdan girer; niye bacadan giriyor kardeşim? Yemişim Noel Baba'yı.''

Bu lafı duyunca midem bulanmiştı doğrusu.

Kocaman ve tahsilli bir adamın ''Yemişim Noel baba'yı'' gibi argo bir cümleyi kullanması hiç hoş olmadı.

Benim sevgili meslektaşım Yüksel Aytuğ da SABAH'taki (GÜNAYDIN eki de olabilir), Ahmet Çakar'ın bu hakaretini, 'Yılın Lafı' olarak köşesine koymuş.

'Kocaman ve tahsilli' dediğim Ahmet Çakar, Tıp tahsili yapmış ve pratisyen doktor olarak göreve başlamıştı. Babası Mustafa Çakar da bir hekimdi. Ama sonra hakem de oldu. Ahmet Çakar da babası gibi hekimlikten sonra hakemliğe başladı.

Tanışmışlığımız da vardır Ahmet Çakar ile.

1994'de ABD'de yapılan Dünya Futbol Şampiyonası sırasında, New York'ta aynı yemek sofrasını paylaşmıştık. Aynı masada sevgili dostum Fatih Terim de vardı. Ahmet Çakar eşi ile birlikteydi ve çok kibar bir insandı.

Ama nedense, çıktığı Tv programlarında yorumculuk yaparken ukalalığı ile göze çarpmaya başladı. O'nun bu tavrı birilerinin hiç hoşuna gitmemiş olacak ki, bir tetikçi tarafından silahla vurulmuştu.

Ne yazık kı, televizyon programlarında yorumculuk yapmakta olanların bazıları, patavatsız konuşmaları ile dikkat çekmeye çalışırlar. Bunlardan biri de benim Mersinli hemşehrim Erman Toroğlu'dur. Kendilerine verilen mikrofonları fuzuli laflarla işgal edip durur bu tip adamlar.

Biz konumuza dönelim ve Ahmet Çakar'ın Noel baba için söylemiş olduğu yakışıksız sözleri ele alalım.

Ahmet Çakar, tarihi bilmediği için böylesi bir laf etmiştir. Zira, Ahmet Çakar tarihi bilseydi, Noel Baba dediği adam ile Sint Nicolaas'ın değişik kişiler olduğunu da bilirdi. Tarihi bilseydi, evlere bacadan girdiğini sandığı kişinin Demreli (Myra-Patara) Sint Nicolaas olduğunu bilirdi.

Tarihi biliyor olsaydı, Sint Nicolaas'ın evlere bacadan girmediğini, bir eve bacadan hediye attırdığını bilirdi.



Aziz Sint Nicolaas Demre'de yaşamış olan bir dib adamıydı & İlhan Karaçay Demre'de Sint Nikolaas heykeli önünde



Ben, Sint Nicolaas'ın yaşamını öğrenmek için Demre'ye gittim ve araştırdım.

Sint Nicolaas, Anadolu'nun bu şirin kentinde yaşayan sevimli bir insandı. Babası tüccardı. yani zengin bir ailenin çocuğuydu.

O'nun yaşam öyküsünü detaylı bir şekilde öğrenmek isteyenler, bu yazının altındaki uzunca öyküe bakabilirler.

Sint Nicolaas'ın 'baca' iddiasına gelince...

Nicolaas yardımsever bir insandı. Yaşadığı yerdeki fakirlere yardım ederdi.

Nicolaas'ın yaşam öyküsünde çeşitli rivayetler vardır.

Bu rivayetlerden birine göre, yaşadığı yerde fakir bir aile vardı. Üç kızı olan bu fakir ailenin kızları parasızlıktan evlenemiyormuş. Kızların kötü yola düşmesinden korkan Nicolaas, bu kızların evlerine pencereden hergün altın para attırırmış.

Kızlar bu durumdan çok korkmuşlar ve pencereleri kapamışlar. Sint Nicolaas, yamağı olan zenci çocuğa, 'Dama çık ve bacadan at' emrini vermiş.

Bu durum karşısında zengin olan baba, kızlarını teker teker evlendirmiş.

İşte, hikaye bu kadar basit.

Ahmet Çakar'ın, kapıdan girmeyip bacadan girdiğini öne sürerek hakaret ettiği Sint Nicolaas hikayesinin aslı budur işte.

*****

Sint Nicolaas ile Noel Baba'nın aynı kişiler olmadığını, ve asıl hikayeyi öğrenmek istiyorsanız, alttaki uzun yazıyı okuyunuz

İlhan KARAÇAY gitti, gördü ve yazdı…

Sint Nikolaas ve Myra



Hollanda’da ‘çocukların sevgilisi’ konumundaki Sint Nikolaas’ın, Anadolu topraklarındaki Myra’da doğduğunu bilenler olduğu gibi bilmeyenler de çoktur. Hollanmda’da Myra’nın nerede olduğunu sorduğunuz zaman, akıllarına ilk gelen ülke İspanya olur.

Her yılın 5 aralık günü, Sint Nicolaas’ın gelişini kutlayan çocuklar hediyelere boğulur ve bu gün çocukları çok mutlu eder.

25 yıl önce, Sint Nikolaas’ın, bu gün adı Patara ve Demre olan yerlerde doğduğunu ve rahip olduğunu belirten bir yazıyı gönderdiğim Hollanda medyasından bazıları bu yazıyı kullanmış ve başta Enschede’deki Tubantia gazetesi olmak üzere bazı gazeteler ise bu yazıyı bana posta ile geri göndererek, ‘Bilginize ihtiyacımız yoktur’ gibi bir mesajla terniye sınırını aşmışlardır.

Geçen ay yolumuz Demre’ye düştü. Gittik ve Sint Nikolaas’ın rahip olduğu kiliseyi ziyaret ettik. Sorduk, soruşturduk ve tarih sayfalarını karıştırdık. Sonuçta biz de Sint Nikolaas’ı sayfalarımıza aktarmayı yeğledik.

Bütün dünyada “Noel Baba” adıyla tanınan, Avrupa ülkelerinde çoğunlukla Santa Klaus olarak bilinen Aziz Nicholaos, Anadolu’da yaşamış bir din adamıdır. Günümüz İtalya’sının Sicilya Adası, Napoli, Bari, Almanya’nın Frieburg ve hatta Amerika’da New York kentinin koruyucu azizi olma derecesine varan önemi, her yılın 6 Aralık günü (Hollanda’da 5 aralık) yapılan anma törenleri ile daha da pekişmektedir.



Günümüzde Santa Klaus, hiç şüphe yok ki, İskandinavya ülkelerindeki iyilik sever çocukların koruyucusu ve sevindiricisi olan Noel Baba efsanesi ile Myra’lı Aziz Nicholaos’ın kişiliklerinin birleştirilmesiyle, yarı dinî ve çok popüler bir tipin doğmasıyla oluşmuştur. Bu tipin kökünün İskandinavya ülkelerinin çok eski inançlarından alındığı, Noel Baba’nın geyikler tarafından çekilen bir kızakla dolaşmasından anlaşılır. Halbuki gerçek Myra’lı Aziz Nicholaos’ın yaşadığı yerler hiç kar yağmayan Akdeniz kıyılarıdır. Onun zor durumda olan çocukları, insanları koruyucu kişiliği, kuzeyin kutsal bir varlığı, belki de çok erken çağların karanlıklarında kaybolmuş bir tanrısıyla birleşerek, Noel geceleri ortaya çıkan, çocuklara hediyeler getiren sempatik bir ihtiyara dönüşmüştür. Ne derece gerçeklere aykırı olursa olsun, Hıristiyan ülkelerinde Noel Baba, özellikle çocukların heyecanla bekledikleri sevimli bir kişi olarak yaşamaktadır.



Aziz Nicholaos’ın hayatı hakkında, azizlerin birçoğunda olduğu gibi fazla bir şey bilinmez. Sonraları pek çok efsane ile hayatı süslenmiştir. Tahıl ticareti yapan bir ailenin çocuğu olduğu bilinir. Hayatına dair yazılan dinî kitaplarda, göğün bir hediyesi, ana-babasının dualarının ve verdikleri sadakaların bir meyvesi, fakirlerin kurtarıcısı olarak dünyaya geldiğine işaret edilmiş, daha bebek iken mucizeler yarattığına inanılmıştır.



Aziz Nicholaos’ın ölüm günü tüm Hıristiyanlarca 6 Aralık olarak kabul edilir. Ancak bu tarihin kesin bir kaynağa dayandığı söylenemez. Azizden bahseden en eski kaynaklar olan, VI. yüzyıla ait “Vita Sionitae” ile “Vita de Stratelatis” adlı eserler de kesin bir ölüm tarihi vermezler. Bu kaynaklarda sadece Azizin doğum yerinin, Likya’nın en büyük limanı Patara olduğu kaydedilmiştir. Hıristiyanlığın ilk yıllarında Havari Paulos’un, Patara’da kaldıktan sonra yoluna devam etmesi, Patara’ya İncil’de adı geçen kentlerden biri olma özelliğini kazandırmıştır. Bu bölümde Havari Paulos’un arkadaşı Luke ile üçüncü seyahatleri sonunda, Miletos’tan Kudüs’e dönerken Patara’da kaldıkları ve buradan muhtemelen daha büyük bir gemiye binerek seyahatlerine devam ettikleri anlatılır.



Aziz Nicholaos’ın İ.S.III. yüzyıl sonlarında Patara’da dünyaya geldiği ve Myra’ya papaz olana dek, gençlik yılarının Patara’da geçtiği söylenmektedir. Gençliğinde Filistin ve Mısır’a yaptığı seyahatlerden söz edilmiş, yaşadığı devrin İmparator Konstantinos dönemi veya III. yüzyıl sonu ile IV. yüzyıl başı olduğu belirtilmiştir. Ölümünden sonra Avrupa’nın birçok kentinde adına kiliseler inşa edilmiştir ki, bunlar arasında VI. yüzyılda İstanbul’da inşa edilen Bazilika en göze çarpan yapıdır. Rusya ve Yunanistan’ın en saygın Azizi olarak tanınmış, çocukların mahkûmların, denizcilerin ve gezginlerin koruyucusu olarak saygı görmüştür.



Yaşantısı ve mucizeleri hakkında gerçekliği tartışılacak, sayısız hikâyeler anlatılmıştır. Piskopos olma kararının kehanetlere veya seçim toplantısı kararına göre, ertesi günü kiliseye giren ilk adam olmasına dayanılarak verildiği söylenir. Diğer hikâyeler, İmparator Dioeletianus devrinde (284-305) Hıristiyanlara yapılan zulümler sırasında çektiği acılarla ilgilidir. İnancından dolayı hakimler tarafından tutuklanıp zincire vurulmuş, birkaç yıl sonra Hıristiyan İmparator Konstantinos tarafından serbest bırakılarak Myra’ya geri dönmesi sağlanmıştır.



Bir başka hikâyede Azizin İ.S. 325 yılında Nicaca’da (İznik) toplanan Konsüle katıldığı anlatılır. Bir keresinde İmparator Konstantinos’un rüyasına girerek, haksızlıkla ölüme mahkûm edilmiş olanları serbest bırakmasını söyler. Bir keresinde de Mısır’dan İstanbul’a giden bir gemiden aldığı hububatla Myra halkını açlıktan kurtarır. Ancak gemi İstanbul’a vardığında yükünde hiçbir eksilme görülmez. Bu belki de Aziz’in, denizcilerin patronu olmasına bağlanan mucizelerden biridir. Çünkü, Akdeniz’de seyreden gemicilerin sefere çıkmadan önce birbirlerine iyi dilek olarak “Dümenini Aziz Nicholaos tutsun” demeleri gelenek olmuştur. Aziz’in sağlığında din adamı olarak çalıştığı Likya sahilleri, Akdeniz’in en önemli denizcilik merkezi, burada yaşayanlar da Akdeniz’in ünlü denizcileriydi. Bu nedenle, Aziz’in denizle ilgili birçok mucizesine din kitaplarında da rastlanır.



İki hikâye aynı zamanda onun, çocukların da patron azizi olduğunu gösterir. Birinde insanlar açlıktan kırılırken, kasap üç genci evine davet edip satmak için uykularında parçalar. Aziz Nicholaos, bunu duyar duymaz kasabın evine koşar ve gençleri yeniden diriltir. Bir diğerinde fakir bir tüccar, kızlarını evlendirmeye gücü yetmeyince, onları satmayı düşünür. Aziz Nicholaos, tüccarın evine üç kese dolusu para atarak, kızları kötü yola düşmekten kurtarır. Bu hikâyeden çocukların Santa Klaus gününde hediye almalarının sebebi olduğu gibi Avrupa’da rehinecilerin, dükkânlarına üç altın top asma geleneğinin de kaynağı olduğuna inanılır. Aziz’in resminin ikonalar da üç altın top ile tasvir edilmesinin sebebi de bu hikâyeye dayandırılır.



Noel Baba Kilisesi



Aziz Nicholaos öldüğünde yapılan kilise veya şapel 529 yılındaki depremde yıkılınca daha büyük belki de bazilika tipinde bir kilise yapılmıştır. Peschlow, büyük apsisin güney tarafında eşit apsisli iki küçük mekân ile bugünkü binanın kuzey yan nefinin büyük kısmının bu ilk yapıya ait olduğunu tahmin etmektedir.



Bu kilise VIII. yüzyılda zelzele veya Arap akınlarıyla yıkılmış, daha sonra tekrar yenilenmiştir. 1034 yılında Arap donanmasının denizden yaptığı akınlarla harap olmuştur. On yıl harap durumda kalan kilisenin 1042’de Bizans İmparatoru IX. Konstantin Monomakhos ve eşi Zoe tarafından tamir ettirildiği kitabesinden anlaşılmaktadır. XII. yüzyılda binaya bazı ekler yapılmış, kilise tekrar onarılmıştır.



XIII. yüzyılda Türklerin eline geçen Myra’da, kiliseyi serbestçe ibadet etmek için kullandığını ve kilisede bazı onarımların yapıldığını anlıyoruz. 1738’de büyük kilisenin yanındaki şapel tamir edilmiştir. 1833- 1837 yılları arasında Anadolu’yu gezen C. Texier, Myra’ya da uğramış ve kitaplarında kiliseden bahsetmiştir. Ondan on yıl kadar sonra 1842 yılı Mart ayında Teğmen Spratt ile Prof. Forbes de Myra’ya gelmiş, kilisenin bir krokisini çıkarmışlar ve kilisenin yanında bir manastırın olduğunu görmüşlerdir. 1853 yılında Kırım Harbi sırasında Ruslar kilise ile ilgilenmişler ve burada bir Rus kolonisi kurmak için Anna Golicia adındaki Rus kontesi adına toprak almışlardır. Ancak Osmanlı Devleti işin siyasî yönünü farkedince Rusların aldıkları toprakları geri almış, yalnızca kilisenin onarım istekleri kabul edilmiştir. Böylece 1862 yılında August Salzmann adında bir Fransız, Nicholaos Kilisesi’nin onarımı ile vazifelendirilmiştir. Bu restorasyonlar kilisenin aslını bozacak kadar kötü yapılmıştır. Bu restorasyon sırasında 1876’da bugün görülen çan kulesi de ilave edilmiştir.



Birçok kentin koruyucu azizi olan Noel Baba’ya adanmış iki bine yakın kilise bulunmaktadır. O’nun yaşam öyküsü ve mucizeleri birçok kitapta yer almış, ancak en eskisi 750-800 yılları arasında Byzantion’da Stadion Manastırı Başkeşişlerinden Michael tarafından yazılmıştır.



IV. yüzyılda burada bulunan tek kubbeli kilisenin güneyine VIII. yüzyılda haç şeklinde bir şapel ile kuzey tarafına da eklemeler yapılmıştır. Ayrıca 1862-63 senelerinde de binaya dış narteks ile iç narteksin bazı kısımları ilave edilmiştir. Bugün iki sütunu ayakta kalmış bir avludan bir iki basamakla Bizans Devri’nde ilave edilmiş güney nefine inilir. Haç biçimli bu bölümün doğu kısmında üç kemerli pencereye sahip bir apsis yer alır. Apsisin önünde orijinal stylobat ile ortasında altar kaidesi hâlâ görülür. Apsis nişinin içinde yer yer renkleri kaybolmuş ve belirsizleşmiş aziz figürleri vardır. Bunların altındaki küçük niş içindeki fresko Noel Baba’ya aittir. Bu bölüm ve esas kilisenin güneydoğu şapelinin tabanlarında farklı desenlerde mozaik panolar görülür. Batı yönünde merdivenlerin karşısındaki niş içerisinde İsa, Meryem ve Yahya freskoları vardır. Buradan iyi muhafaza edilmiş kapı bizi, lahitlerin bulunduğu kısma, yani haç biçimli şapelin uzun kısmına çıkartır. Lahitlerin yer aldığı nişler içindeki freskolar bugün net olarak görülmese bile çeşitli aziz tasvirlerini içeren freskolar ile bezenmiştir. Kuzey duvarındaki ilk nişle sütunların üzerinde Meryem freskosu ilginç örneklerdir. Noel baba freskosunun bulunduğu ikinci niş sütununun ters konduğu yazılarından anlaşılmaktadır.



Nişler içinde yer alan lahitlerden birinci niş içindeki akarthus yaprakları ile süslü Roma Devri lahdinin Noel Baba’ya ait olduğu kabul edilir. Hatta Noel Baba’nın denizcilerin de azizi olmasından dolayı lahdin üzerinin balık pulu desenleriyle süslendiği söylenir. 20 Nisan 1087’de Bari’li korsanlar, Noel Baba’nın kemiklerini almak için lahdi kırmışlar, bazı kemikleri alarak Bari’ye götürmüşlerdir. İkinci niş ile karşısındaki nişte bulunan lahitler sadedir. Burada nişler içindeki lahitlerden başka yerde iki mezar daha bulunmaktadır. Buradan bir kapı ile kilisenin iri blok levhalarla döşeli avlusuna geçilir. Avluda ise bir niş içerisinde boşaltılmış iki mezar bulunur. Yanında bulunan mermer üzerinde haç ve çapa motifi Noel Baba için yapılmış olmalıdır. Solda duvar içine yerleştirilmiş mezardaki kitabede 1118 tarihi yer alır.



Avludan önce dış nartekse, sonra üç kapı ile ana mekâna (naos) açılan iç nartekse geçilir. Burası gruplar halinde piskoposların resmedildiği freskolarla süslenmiştir. Buradan geçilen esas mekân üç kemerle yan neflere açılır. Ana mekânın güneyinde iki nef vardır. İkinci nefte niş içindeki lahitte Noel Baba’nın mezarı olduğu söylenir ise de üzerindeki kadın erkek kabartması bunun böyle olmadığını gösterir. Yan nefin karşısındaki niş içerisinde ise bir başka mezar vardır. Kuzey nefin kubbesinde Hz. İsa ve 12 havarinin freskoları bulunur. Yanda ise yan nefin kazısı yapılmaktadır. Bu kazının yapıldığı nefin batı kısmında ise üç oda bulunur. Binanın ortasında pencereli ve kasnaklı bir kubbenin olması gerekirken, Salzmann yaptığı tamir sırasında mekânın üstünü kapatarak, kesme taştan kaburgalı büyük bir çapraz tonoz kullanmıştır.



Aziz Nicholaos’ın piskoposluk yaptığı ve bu nedenle tüm Orta Çağ boyunca ününü sürdüren Myra önemli bir Lykia kenti olup ismi "Yüce Ana Tanrıçasının yeri" anlamına gelmektedir. Lykia dilinde "Myrrh" olarak geçen Myra, Demre ovasını kuzeybatıdan çeviren dağların denize bakan yamacına kurulmuştur. Önce bugünkü kaya mezarlarının üzerindeki tepeden kurulan şehir daha sonraları aşağıya inerek genişlemiş ve Lykia’nın çok önemli altı büyük kentinden birisi olmuştur. Kentin M.Ö. IV. yüzyılda basılan ilk sikkesi üzerinde ana tanrıça kabartması vardır.



Antik kaynakların M.Ö. I. yüzyıldan itibaren Myra’dan bahsetmelerine rağmen, kaya mezarlarından ve bastıkları sikkelerden, şehrin en az M.Ö. V. yüzyılda varolduğu anlaşılmaktadır.



Şehrin içinden geçen Demre Çayı (Myros) deniz ticaretini geliştirmiş ancak korsanların kolayca baskın yapmalarına neden olmuştur. Bu nedenle Myralılar limanları Andriake’de, nehrin ağzına bir zincir gererek bu baskınları durdurmaya çalışmışlardır. M.Ö. 42’de Sezar’ı öldüren Brutus asker toplamak için Lykia’ya gelmiş, Xanthos’u aldıktan sonra komutan Lentulus’u para toplamak için Myra’ya göndermiştir. Myralılar buna karşı çıkmışlar ve kendilerini müdafaa etmeye çalışmışlarsa da komutan nehrin ağzına gerilen zincirleri kırarak şehre girmiştir. M.S. 18’de Tiberius’un evlatlığı olan Germanicus ve karısı Agrippina burayı ziyaret etmişler ve Myralılar limanları olan Andriake’ye onların heykellerini dikerek kendilerine olan saygılarını göstermişlerdir. M.S. 60’da ise St. Paul Roma’ya giderken Myra’da gemi değiştirir. Eski kaynaklar Myra ile Limyra arasında gemi seferlerinin yapıldığını kaydederler.



Lykia Birliği’nin metropolisi olan Myra M.S. II. yüzyılda büyük bir gelişme göstermiş, burada Lykialı zengin kişilerin yardımları ile birçok yapı yapılmıştır. Örneğin Oinoandalı Licinius Langus 10.000 dinar vererek tiyatro ve portikoyu yaptırmıştır. Ayrıca Rhodiapolisli ve Kyeanaili Iason’un da Myra’nın imarı için çok yardım ettigini kitabelerden anlıyoruz. Aziz Nicholaos’ın Myra’da başpiskoposluk yaptığı II. Theodosion (408 - 450) zamanında Myra’nın Lykia Bölgesi’nin başşehri olduğu bilinmektedir. Şehir, VII. yüzyıldan başlayarak IX. yüzyıla kadar devamlı Arap akınlarına uğramış, 809 yılında Harun El Reşit’in komutanlarından birisi Myra’yı zaptetmiştir. 1034 tarihinde Arapların yaptığı deniz hücumlarında St. Nicholaos Kilisesi yıkılmıştır. Arap akınlarının verdiği huzursuzluk, Myros Çayı’nın sık sık taşması, bu taşma nedeniyle gelen toprakla bazı yapıların dolması ve bu arada meydana gelen depremler şehrin terk edilmesine neden olmuştur.



Tiyatronun üzerindeki dağda bulunan akropolde fazla bir şey kalmamıştır. 1842’de Myra’yı ziyaret eden ve akropole çıkan Spratt burada küçük taşlardan başka bir şey kalmadığını görmüştür. Roma Devri’nden kalma şehir surlarında yer yer Hellenistik Devir’den kalma ve hatta M.Ö. V. yüzyıla ait olan duvar kalıntıları bulunmaktadır. Tiyatronun yakınında şehre doğru giderken, yolun sonunda hamam veya bazilika olabilecek geç devir kalıntıları görülmektedir.



Myra’nın su ihtiyacı Demre deresinin aktığı vadi kenarındaki kaya yüzüne açılan kanallarla karşılanmaktaydı. Bugünde bu kanalları görmek mümkündür. Myra’nın diğer yapıları bugün toprak altında olup gün ışığına kavuşacakları zamanı beklemektedirler. Myra’ya gelirken yol üzerindeki Karabucak mevkiinde, günümüze kadar iyi korunmuş Roma Devri mezar anıtı dikkati çeker.



Çay ağzındaki Myra’nın limanı olan Andriake’nin üzerinde kehanet merkezi olmasıyla ünlü Sura antik kenti Sura’dan birkaç km uzaklıktaki Gürses’te ise Trebenda antik kenti yer alır. Myra’nın görkemli tiyatrosu oldukça sağlam olarak günümüze kadar gelebilmiştir. Arkasındaki dik dağın yamacında kurulan tiyatronun caveası büyük ölçüde kayalara oyulmuştur. Tiyatro daha sonraları arena olarak da kullanılmış, bu nedenle bazı düzenlemeler yapılmıştır.



Kaya mezarlarıyla ünlü Myra’da mezarlar hemen tiyatronun üzerinde ve doğu taraftaki nehir nekropolü denilen yerde olmak üzere iki yerde toplanmıştır.

*****

Hollanda Türkleri'nin sorunlarını Ankara'ya taşıdılar

Hollanda Türkevi Topluluğu, sorunları masaya yatırdı

AMSTERDAM / ANKARA (ÇAYPRESS),- Hollanda Türkevi Topluluğu, Hollanda Türkleri'nin sorunlarını Ankara'ya taşıdı.

Türkevi Topluluğu adına Başkan Veyis Güngör, yöneticiler Ahmet Suat Arı ve Kamil Saygı tarafından gerçekleştirilen ziyaretler her bakımdan oldukça verimli geçti.

Ankara’da hem yeni görevleri dolayısıyla tanıdık simaları tebrik etmek, hem de mevcut işbirliğinin değerlendirilmesi ve ileriye yönelik yeni işbirliği imkanlarını istişare etmek için bir dizi ziyaretler gerçekleştiren Türkevi Topluluğu’nun Ankara programı, AK Parti Gençlik Kolları IV Olagan Kongresi’yle başladı. Arena Stadyumunda gerçekleştirilen ve Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun katıldığı Kongreye, yabancı misyon olarak katılan Türkevi Topluluğu, Kongre’ye Avrupa’dan katılan misafirler başta olmak üzere, Orta Asya ve Balkanlar’dan gelen misaferlerle, kalıcı dostluk ilişkileri geliştirdi. Afganistan, Kosova, Karadağ’dan gelen siyasi parti temsilcileriyle ortak projeler üzerinde fikir alışverişinde bulunuldu.



Türkevi Topluluğu üyeleri Kamil Saygı, Hikmet Eren, Veyis Güngör ve A.Suat Arı, Kültür ve Turizm Bakanı Mahir Ünal ile



Türkevi Topluluğu’nun, birisi Amsterdam Tartışmaları'nda olmak üzere, Hollanda’da iki defa ağırladığı AK Parti Kahramanmaraş Milletvekili Mahir Ünal’ın, Kültür ve Turizm Bakanlığı'na getirilmesi dolayısıyla, Bakanlık makamına bir ziyaret yapıldı. Bakanlıkta Türkevi Topluluğu bir de sürprizle karşılaştı. Üstad Nuri Pakdil ve Necip Evlice de oradaydılar. Üstad hem hemşehrisi hem de dostu Mahir Ünal’ın, böylesi önemli bir makama gelmesinden oldukça mutluydu. Tabii ki bu mutluluk aynı zamanda Türkevi Topluluğu için de geçerliydi. Zira Mahir Ünal gibi bir kültür adamının o koltuğu ziyadesiyle dolduracağı şüphe götürmez bir gerçektir. Üstad Nuri Pakdil, Kültür ve Turizm Bakanına Türkevi’nin 25 Yılda 110 Eser başlıklı tablosunu takdim etti.

Ankara ziyaretinin ikinci gününde, AK Parti İzmir Milletvekili Hüseyin Kocabıyık ziyaret edildi. Meclisin çiçeği burnunda üyesi Kocabıyık, Afganistan Türkiye Dostluk Grubu Başkanı sıfatıyla aynı gün gerçekleştirilen, Afgan Parlementerler Heyeti buluşmasında, Türkevi Topluluğu’nu da misafir etti. Aynı zamanda bir Afganistan uzmanı olan Kocabıyık, toplantıda Türkevi’ni sadece misafir değil, aynı zamanda işbirliği yapılacak muhtemel partner olarak tanıttı. Afgan Heyeti'nin beklentileri doğrultusunda da uygun bir zamanda, bir Afgan Gençlik Grubu'na, Hollanda’da demokrasi ve kamu yönetimi kursu verilmesi konusunda prensip kararı alındı.



Türkevi Topluluğu temsilcileri Kamil Saygı, Veyis Güngör ve A.Suat Arı İzmir Milletvekili Hüseyin Kocabıyık ile

TBMM’deki diğer ziyaret Cumhurbaşkanlığı eski Genel Sekreteri ve AK Parti Sakarya Milletvekili Prof. Dr. Mustafa İsen’e oldu. Gerçekleştirilen bu tebrik ve nezaket ziyaretinde, başta kültür ve sanat çalışmaları olmak üzere çok farklı konularda görüş alış verişinde bulunuldu.



Türkevi Topluluğu üyeleri A.Suat Arı, Veyis Güngör ve Kamil Saygı, Cumhurbaşkanlığı eski Genel Sekreteri ve AK Parti Sakaya Milletvekili Mustafa İsen ile



Türkevi Topluluğu, Ankara ziyaretinin üçüncü gününde, AK Parti Grup Toplantısı'na katıldı. Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun haftalık gündemi değerlendirdiği konuşmasını, Bakanlar, Milletvekilleri ve localarda kalabalık bir grup takip etti.

TBMM’de ziyaret edilen bir diğer dost ise, AK Parti Düzce Milletvekili ve Savunma Komisyonu Başkanı Dr. Faruk Özlü oldu. Milli Savunma konusundaki uzmanlığı dolayısıyla, Savunma Komisyonu Başkanlığına getirilen Öncü ile, hem TBMM’nin işleyişi hem de güncel konularda fikir alış verişi imkanı bulan heyet, gurbetçilerin askerlik sorunlarına da değindiler.

Kültür ve Turizm Bakanlığın’da ziyaret edilen bir başka birim de, Holllanda’da Kültür Müşaviri olarak görev yapmış değerli dost Ahmet Temurci bey oldu. Ziyaret esnasında Hollanda’daki gelişmeler ve kültürel çalışmalar üzerinde duruldu.

Türkevi Topluluğu’nun ziyaret ettiği bir diğer kadim dost ise, Türkevi Araştırmaları Merkezi fikir babalarından Prof. Dr. Talip Küçükcan oldu. Kendisinin AK Parti Adana Milletvekili seçilmesi dolayısıyla gerçekleştirilen tebrik ziyaretinde, her zaman olduğu gibi, Avrupa Türklüğü, diaspora, islamafobi gibi yurttaşları doğrudan ilgilendiren konularda istişarelerde bulunuldu.

Türkiye’de tarım denince ilk akla gelen isimlerden birisi olan ve aynı zamanda Torku gibi bir markanın mimarı olan Recep Konuk da, AK Parti Karaman Milletvekili seçilmesinden dolayı ziyaret edilerek tebrik edildi. Aynı zamanda Tarım Komisyonu Başkanlığına da getirilen Konuk ile yapılan sohbet, doğal olarak tarım eksenli bir sohbet oldu.

Ankara ziyaretinin son gününde, hem tebrik hem de istişare için ziyaret edilen bir diğer dost da, AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve Manisa Milletvekili Doç. Dr. Selçuk Özdağ oldu. Heyeti Ak Parti Genel Merkezi'nde kahvaltıya davet eden Özdağ’la, güncel konular başta olmak üzere, sivil toplum alanında da fikir alış verişi imkanı bulundu.

Ziyaretin bir başka durağı ise, Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı oldu. Öğle yemeğinde biraraya gelen heyet, YTB Başkanı Dr. Kudret Bülbül ile, başkanlığın faaliyetleri başta olmak üzere, diaspora, Avrupalı Türkler'in son aylarda karşı karşıya bulundukları sorunlar olmak üzere, fikir alışverişinde bulundu. Yemeğe, Konya Sivil Toplum Kuruluşları'ndan da temsilciler eşlik ettiler.

Yıldırım Beyazit Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Salih Yılmaz’ın makamına yapılan ziyarette, gençlerin özellikle uluslararası ilişkiler ve kamu yönetimi okuyan öğrencilerin değişim programları üzerinde fikir alışverişi yapıldı ve ortak çalışmalar yapılması üzerinde duruldu.

Türkevi Topluluğu’nun ziyaretinin bir başka durağı ise, AK Parti Dış İlişkiler Başkanı Fatma Betül Kaya oldu. Kaya’ya Hollanda Türkevi Topluluğu faaliyetleri hakkında kısa bilgi verilirken, Avrupa’daki genel durum ve özelde de Türklerin konumları, örgütlenmeleri, içinde yaşadıkları toplumla ilişkileri istişare edildi.

Ankara ziyaretinin son bölümünde Türkevi olarak, uzun yıllar birlikte çalışmalar yaptığımız ve geçtiğimiz aylarda Keçiören Belediyesi Özel Kalem müdürlüğüne getirillen Gökhan Bahçecik ziyaret edildi. Bahçecik tebrik edilerek, yeni görevinde başarılar dilendi.

Türkevi Topluluğu, TBMM'ne seçilen diğer dostlarını önümüzdeki günlerde gerçekleştirilecek Ankara programıyla ziyaret etmeye devam edecektir.

*****



İlhan KARAÇAY yazdı...



2016'ya girerken

İslam adına yapılan, İslam ile bağdaşmayan olayların kurbanı olmayalım

Yaşayan her varlık erozyona uğrar.

Kimi çirkinleşir, kimi güzelleşir.

Dış görünümün çirkinleşip güzelleşmesi kimileri için önemlidir, kimileri için ise önemsiz.

Aslında önemli olan ruh güzelliğidir.

Ruhu güzel olan, her koşulda, hem mutlu olur ve hem de mutlu eder.

Mutlu olmayan insanlar, ellerinde olmadan, etrafı da mutsuz ederler.

Çok duyarlı insanlar, kendileri mutlu olsa da, mutsuzların ıstırabını çekerler.

Mutsuz insan duyarlı da olsa, mutsuzluğun yarattığı ıstırap ile huysuzlaşırlar.

Kalp kırarlar ve gönül yakarlar. Kimileri daha aşırılığa kaçar ve suç işler.

Suç işleyeni affetmek için yasa çıkarılır. Kraliçenin veya Kralın affı da beklenir.

Kalp kıran ve gönül yakanın affı bayramlara, yılbaşlarına kalır.

İnananlar için bu bir yerde, ‘ahiretten önce aklını başına almak’ demektir.

İnanmayanlar da, medeniyet ve demokrasi aşkına aklını başına devşirir ve affetme ile affedilmeyi prensip edinir.

Medeni ve demokrat oldukları halde ‘af’ kelimesini duymak istemeyenler bile vardır.

‘Benim lügatımda af kelimesi yok’ diyenlere rastlamışsınızdır.

Kimileri, bırakın affetmeyi, kinini, nefretini ve intikam duygularını ömür boyu söndüremez. Öyle ya, bir çocuğa tecavüz ettikten sonra öldüren sapık nasıl affedilir?

Bu çok zordur ama, aslında doğru olan yine de ‘af’ olgusunu içe sindirmektir.

Bazı hallerde çoğumuzun kabullenemeyeceği ‘af’, camilerde ve kiliselerde en çok duyulan kelimedir. Bundan dersini alan alır, dersini alamayan da, en azından affedemediği kişi kadar bir hata işler.

2016'ya gireceğimiz bu günlerde aftan medet umanları kategorilere ayırmak lazım.

Kimi anasından, babasından, kardeşlerinden, akrabalarından veya dostlarından af bekler, kimi de devletten. Örneğin, Hollanda’da ikamet ve çalışma izinleri olmadığı için af bekleyenler vardır. Her yıl onbinlerce ilticacı kabul eden Hollanda ve diğer Batı ülkeleri, buralarda yıllarca çaılışan, ev sahibi olan ve çoluk çocuğu ile yaşamakta olan 'kaçak işçi'lere hala ikamet izni vermemektedir.

Bu beklentiye ‘Züğürdün tesellisi’ gözüyle bakılabilir ama, geçmişe baktığımız zaman, böyle bir affın gerçekleşmesinin ihtimal dışı olmadığını anlarız. Zira, 10 Ocak 1967 tarihinde Prenses Margriet’in Pieter van Vollenhoven ile evlenmesinden sonra bir af çıkarılmıştı.

Tam 49 yıl önce gerçekleşen o af, şimdiki modern çağa göre, ‘Peri masallarında kalmış bir af gibi’ görülebilir. Ama bence Hollanda devleti, burada vergi vermekte olan 'kaçak işçileri' af edecek bir yasa çıkarmalıdır artık.

Bakın, Hollandalılar da karşılıklı saygı ve hoşgörüden (!) yanalarmış!!!

Yani ‘af’tan yana.

Hollanda halkının 2016 yılıyla ilgili beklentisi konusunda yapılan ankette, karşılıklı saygı, hoşgörü ve sevginin ön plana çıktığı gözlenmiş. Yapılan bir araştırmada çoğunluk, başkalarına yönelik dileklerinde “sağlık ve mutluluğa” ilk sırada yer vermiş. Kendileriyle ilgili beklentiler için, “İnsanlara daha iyi ve daha saygılı davranılmalı” diyen halk, topluma yönelik dilekleri konusunda da “Hoşgörü, sevgi ve karşılıklı saygı” demiş.

Yani Hollanda halkı da açıkça ‘af’ demiş.

O halde biz de bu af furyasına katılalım ve herkesi ‘af’ edelim.

Hollanda’daki etnik kökenliler, tarihin en çirkin ve en zor yıllarını yaşamaktalar. Ortadoğu'da meydana gelen çatışmalar, Hıristiyan alemi tarafından 'İslam'a karşı savaş' olarak algılanmaya başlandı. Şimdi Batı ülkelerinde bir islamofobi hastalığı salgın halindedir. Bu nedenle de, özellikle Müslümanlar'ın koşulları çok zor durumdadır.

İnsanlara daha iyi ve daha saygılı davranmak isteyen, hoşgörü ve sevgiden yana olan Hollandalılar’dan özel bir isteğimiz olacak.

İslam ile bağdaşmayan çetelerin, İslam adına yaptıklarını bahane ederek camilerimizi, okullarımızı ve işyerlerimizi yakan kendi canilerine de mesaj versinler ve frenlesinler.

Şimdi değişen hiçbir şey yok. Yani dilekte bulunmak ve dua etmek de işe yaramıyor.

Eeee ne yaparsınız?

Bizi yönetmeye kalkışanlar arasında Geert Wilders gibileri var oldukça, dilek ve dualarımız hiç işe yaramayacak gibi.

Ama biz yine de dileyelim ve dua edelim.

Taaa ki, vicdansızlar imana gelene kadar !!!

Mutlu yıllar dileğimle...

*****





Yorumlar














Aktif Ziyaretçi 24
Dün Tekil 1004
Bugün Tekil 423
Toplam Tekil 1969166
IP 54.162.250.227






TURAN-SAM PRINTED ISSN: 1308-8041
TURAN-SAM ONLINE ISSN: 1309-4033
Journal is indexed by:































































6 Rebiü'l-Evvel 1439
Kasım 2017
P
S
Ç
P
C
Ct
P
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30


Türk milletindenim diyen insanlar her şeyden önce ve mutlaka Türkçe konuşmalıdır.
(Mustafa Kemal ATATÜRK)


Ekle Çıkar









Anasayfa - Amaç - Misyon - Vizyon - Faaliyetler - Tüzük - Yönetim - Yasal Uyarı - İletişim

Her Hakkı Saklıdır © 2007 - 2017 TURAN-SAM : TURAN Stratejik Araştırmalar Merkezi
Sayfa 1.287 saniyede oluşturulmuştur.

TURAN-SAM rssTURAN-SAM rss
Google Sitemap

"Bu site en iyi mozilla firefox'ta 1280x960 çözünürlükte görüntülenir."

Turan Portal v1.3 | Tasarım TURAN-SAM , Kodlama Serkan Aygün

Turan Nedir?, Bilimsel Dergiler, En popüler Bilimsel Dergi, Endeksli Bilimsel Dergiler, Saygın Bilimsel Dergi, Türk Dünyasının en popüler ve en saygın Bilimsel Hakemli Dergisi, SSCI, SCI, citation index, Turan, Türk Devletleri, Türk Birligi, Türk Dünyası, Türk Cumhuriyetleri, Türki Cumhuriyetler, Özerk Türkler, Öztürkler, Milliyetçi, Türkçü, Turancı, Turan Askerleri, ALLAH'ın askerleri, Turan Birliği, Panturan, Pantürk, Panturkist, Türk, Dünyası, Stratejik, CSR, SAM, Center for Strategical Researches, Araştırma, Merkezi, Türkiye, Ankara, İstanbul, Azer, Azeri, Azerbaycan, Bakü, Kazakistan, Alma-Ata, Astana, Kırgız, Bişkek, Kırgızistan, Özbekistan, Özbek, Taşkent, Türkmen, Türkmenistan, Turkmenistan, Aşxabad, Aşkabat, Ozbekistan, Kazakhstan, Uzbekistan, North, Cyprus, Kıbrıs, MHP, AKP, CHP, TURKEY, Turancılık, KKTC, Vatan, Ülke, Millet, Bayrak, Milliyet, Cumhuriyet, Respublika, Alparslan Türkeş, Atatürk, Elçibey, Bahçeli, Aytmatov, Bahtiyar Vahabzade, Yusuf Akçura, Zeki Velidi Togan, İsmail Gaspıralı, Gaspırinski, Nihal Atsız, Alptekin, Kürşad, Tarih, Kardeş, Xalq, Halk, Milletçi, Milliyetçi, Yürek, Ürek, Türklük, Beynelxalq, Arbitrli, Elmi, Jurnal, Nüfuzlu