İlhan KARAÇAY'dan kasım bülteni: - TURAN-SAM : TURAN Stratejik Araştırmalar Merkezi - http://www.turansam.org









İlhan KARAÇAY'dan kasım bülteni:
Tarih: 06.11.2015 > Kaç kez okundu? 979

Paylaş


* Yavuz Nufel: Kendine HİÇ adını yakıştırmış ama o ÇOK şey

* Yurtdışında oy kullanmak hem çok hoş, hem de çok zahmetli

* Veyis Güngör'ün Anadolu hayranlığı

* Avrupa Türkleri ne zaman ciddiye alındı ki ?



* Uzun bir uğraştan sonra yazdığım A'dan Z'ye HOTİAD (Hollanda Türk İşadamları Derneği) yorumumu, gördüğüm lüzum üzerine yayına koymadım.

Derneklerin ve federasyonların, toplum için daha faydalı faaliyetler yürütmesi hepimizin dileğidir.

Yıkıcı değil, yapıcı olma şiarı ile...



İlhan KARAÇAY Yazdı...

Kendine 'HİÇ' adını yakıştırmış ama, aslında o 'ÇOK' şey...

Yavuz Nufel, kalemi ve dili ile muhteşem bir şair-yazar



O'nu ilk kez Rotterdam'da bir restaurantta, Zeki Müren'in rakibi olarak lanse edilen Yılmaz Morgül konseri sırasında görmüştüm.

Ailece gitmiştik oraya. Gecenin sunuculuğunu yapmakta olan bir genç, güzel laflar ediyor ve çok da güzel şiir okuyordu. Piyanist Şantör Ferdi Özbeğen gibi, salondakilere de ismen hitap ediyor ve 'Hoş geldiniz' diyordu. Öyle ki, hemen hemen söylenmedik isim kalmamıştı.

Yanımdaki kızım bana, 'Baba, bu beyefendi herkesin ismini zikretti de senin ismini niye zikretmedi. Seni tanımıyor mu, bilinçli mi yapıyor' diye sordu.

Ben de, 'Tanımıyordur herhalde. Zira ben de kendisini ilk defa görüyorum.Yeni gelmiştir herhalde' dedim ama, kafamda istifhamlar dolaşmıştı.



Aradan aylar geçti, bazı yayınlarda aynı gencin yazılarını görmeye başladım.

Adını da o zaman öğrendim: Yavuz Nufel.

O da yazar takımına iştirak ettikten sonra bir şekilde tanıştık. Kafamda istifham yaratan tavrının nedenini çok merak etmiştim ama, o konuya hiç girmedim. Zira bende iyi bir hava yaratmıştı.



Yavuz Nufel, Hollanda'da artık tanınan bir yazar olmaya başlamıştı.

Daha sonra O'nu şiirleriyle tanımaya başladık. Marmara depremi sonrasında yazdığı şiir, okuyan ve duyan herkese göz yaşı döktürecek nitelikteydi.

Yavuz Nufel, Hollanda'da artık bir simge olmaya başlamıştı. O'nu sahnelerde görmeye başladık.

Özel olarak organize ettiği programlarda, One Man Show misali sanat icra ediyor ve şiirler okuyordu.

Yavuz Nufel, Hollanda'da artık bir ekol olmuştu.

Ama O, Hollanda sınırlarını aşmak istiyordu. Türkiye'nin çeşitli kentlerinde özel programlar yapmaya başladı. Adana'ya ve Mersin'e geldiği zaman ben de oradaydım. Evimde misafirim oldu.

O zaman bana, 'Abi senin yaşam öykünü yazayım mı' diye sordu.

Ben de, 'Yazılmış bir yaşam öyküm var. Onu al ve kafana göre işle' dedim. Ama O, bununla yetinmedi. Sorular sıraladı. Daha sonra da benim yaşam öykümü kendine has kıvrak diliyle yazdı.







Yavuz Nufel, benim hakkımda yazdıklarını şöyle değerlendirmişti:

'40 Yıl 40 İnsan 40 Öykü kitabımdaki öyküsünü severek, mesleki büyük bir ilgi ile dinleyip yazdığım İlhan ağabey, bir anılar deryası idi. Kitapta sayfa sayısı sınırlı olması nedeniyle yer veremediğim anılarını bir şekilde gelecek nesillere duyurmazsam; 40 yıllık Avrupa Türk Tarihinin; göç destanının büyük bir kısmı eksik kalacaktı.

Kitabım yayınlandıktan iki sene sonra yayın hayatına başlayan Kanal Avrupa için bir belgesel çekmek için anlaşmıştım. Yapımcım, Amsterdam Türk Evi olacaktı. Uzun görüşmeler sonunda “Mavinin Destanı” adıyla 13 bölümlük bir belgesel çekmeye karar vermiştik. Her bölüm kendi içinde “Kök salanlar, İz bırakanlar, Gezdik-Gördük-Sorduk” başlıkları altında üç ayrı bölümden oluşacaktı..

İlhan Ağabeyin anlatacakları her üç bölümün de içini öyle dolduracak türden şeylerdi ki, bir haftalık yayının her üç bölümünü de ona ayırsak yine yetmeyecekti. Karşımda bir ömre sığmayacak olaylara tanıklık etmiş bir yaşayan tarih vardı.

Televizyonculuğu bilen bilir, ekranlarda bazı şeyleri anlatmak, yazı ile anlatmaktan çok daha zor ve farklıdır. Çünkü zamanla yarışırsınız. Bir çok konuyu kısa başlıklar, özet halinde anlatmaya çalıştık.

İlhan ağabey anlatıyor, anlatırken yaşıyor, ben ise pür dikkat dinleyerek notlar alıyordum.'



Çok beğendiğin o öyküyü, 'Türkiye-Hollanda Arasında 400 Yıllık Resmi İlişkiler ve Hollanda^ya Türk Göçünün 50'nci Yılı' kitabımda kullandım.

Programlarına 'HİÇ' adını yakıştıran ve kendini bir hiçmiş gibi lanse eden Yavuz Nufel, aslında 'ÇOK' şeydi. O ÇOK'lar o kadar çok ki, kendisinden bir 'dahi' larak da bahsedilebilirdi.

Yavuz Nufel, aslında Nufel Yavuz'muş.

Adana ve Mersin'e geldiği zaman, Harika Ufuk O'nunla bir söyleşi yapmış ve yayınlamış.

O söyleşi şöyleydi:

-Sevgili Nufel, sizi tanıyanların pek çoğu adınızın Nufel soyadınızın Yavuz olduğunu bilmez.

Neden Nufel Yavuz değil de Yavuz Nufel’i tercih ettiniz?

-'Evet, adım pek bilinen bir ad değil. Adımı ilk kez duyan doğru telaffuz etmek için bir kaç kez soruyor. Hatta “ü” harfi ile söyleyenler ve Nüfel diyenler var. Nilüfer, Nüfel, Lüfer diyorlar. Ben de babamın bana koyduğu bu istisna, müstesna ad deforme olmasın diye böyle bir çözüm buldum. Adım soyadım, soyadım ise adım oldu.'

-Yavuz Nufel kimdir diye sorsam bana kendinizi nasıl tanıtırdınız? (Eğitim, aile, medeni durum…)

-'Yavuz Nufel; Hallac-ı Mansur, Ömer Hayyam, Hz. Mevlana ve Neyzen Tevfik çizgisinde bir ‘Hiç’.

O yüzden boğazında taşıdığı tasmasında, parmağında taşıdığı yüzükte ‘Hİǒ yazar..

1960 Samsun / Havza’da doğmuşum. Şanslıyım yani. Samsunlu olmaktan değil, o gece 4-5 milyon canlıdan ( spermadan) tek ben doğmuşum. İnsanın doğumu ana rahmine düşmesi müthiş bir olay, hayatttaki en büyük şansı… O çileli, öğrenci kanının dere olup aktığı dönemde öğrenciydim. Bizim kuşak kayıp kuşak. İlk telif ücretimi lise yıllarında dönemin Gırgır dergisinde yaynlanan bir esprimden dolayı Oğuz Aral’dan aldım. O gün bu gündür kalem emekçisiyim. 38 yıldır gazetecilik yapıyorum. Ta ilk okul yıllarımdan başlayan bir şiir sevdası, söylenecek sözü farklı söylemek merakı. O dönemde Hollanda’ya gittim. Sonra 1982 de gelip askerliğimi yaptım. 1985 yılında tekrar Hollanda’ya evlilik yolu ile gittim. Eğitimime bir süre devam ettim. Ben hep öğrenci kalmalıyım düşüncesi ile “HİÇbir” okulu bitirmedim! Dört fakülteyi de yarım bıraktım. Ailem tipik bir Karadeniz ailesi. Beş kardeşiz. İlk evliliğimden üç çocuğum var. İkinci evliliğimi yeni yaptım, mutluyum.'

-Yıllardır yurdunuzdan uzakta Hollanda’da yaşıyorsunuz. Hollanda’ya gelme ve buraya yerleşme kararınızda etken olan neydi?



-'Hollanda’ya gidip görmüştüm. Daha sonra evlilik yoluyla gittim. Benim gittiğim yıllar Gether konuda Türkiye ile Avrupa arasında başta maddi olmak üzere her konuda dağlar kadar fark vardı. İş eğitim, düşünce özgürlüğü, insan hakları vs. Oraya yerleşmemde bunların etkisi elbette oldu.'

-Sevilen bir şairsiniz. Bunu neye bağlıyorsunuz?

-'Teşekkür ederim. Sevdiğime bağlıyorum. Sevmek kesin ve garantidir, bundan emin olabilirsiniz. Ben insanları sevdiğimden eminim. Sevilmek de sevmenin geri yansımasıdır genelde. Ayrıca şair yönümle sevilmem, o insanların duygularına tercüman olmamdan kaynaklanıyor sanırım. Onların söyleyemediklerini söylüyorum gerekirse onlar adına küfrediyorum şiirlerimde. Küfredemeyenler de “Hay ağzına sağlık!” diyorlar.'

-Şimdiye kadar kaç kitap yayınladınız? Bunların adlarını öğrenebilir miyim?

-“Yatsıda Sönmeyen Mum Işığında”, “Şiirmatik”, “Lalezarda Deli Var”, “40 Yıl 40 İnsan 40 Öykü”

(Avrupa’ya göçün 40. yılında belgsel araştırma), “Zer mi Hiç mi” ve bir kaç ay önce çıkan

“HİÇ İŞTE”… Ayrıca “Hiç” adında kendi şiirlerimden oluşan bir Şiir CD yayınlanmış durumda.'

-Şiirlerinizi yazarken ruh haliniz genelde nasıldır?

-'Şair yaşadıklarını yaşatan, hissettiklerini hissettirendir.Yaşadığı dönemin ve olayların canlı tanığıdır, olmak zorundadır diye bir tezim savunumum, ilkem var. İyi bir gözlem şart. Yani rüyaya yatar gibi şiire yatmam ben. Ismarlama şiir hiç yazamam. Aşık olmadan aşk yazılır mı? Depremi yaşamadan deprem yazılır mı? Yazılsa yazılsa şiir değil ama şiire benzer başka bir şey olur ki, şiiri öldüren de budur. Yaşamadan hissetmeden yazmak...

Evinde saksı çiçeği yetiştirmeyi bilmeyen, istemeyen, balkonunda bir çiçek bulunmayan bir kimse kalkıyor, Babil’in asma bahçelerinden bahsediyorsa, ben bu insanı ne yazarsa yazsın şair diye ciddiye almam.'

-Şairler genelde yalnızlığı severler diye bir kanı var. Size göre bu kanı doğru mudur?

-'Evet doğru, aslında oradaki yalnızlık kafasındaki imgelerle flört etmek içindir. Dış etkenlerden kurtulup kelimelerle imgelerle sevişmek içindir. Derlerki, her şair biraz delidir. Doğru, gerçek şairin iki delilik dönemi vardır: Şizofrenik ve Nevrotik. Şizofrenik döneminde çölde saray yapar imgelerle, herkes yanarken o donar. Şiir bitince Nevrotik döneme geçer ve şizofren haldeyken çölde yaptığı sarayın içinde ikamet etmeye başlar. “Şairler yalnızlığı severler.” dedikleri olayın iç yüzü budur.

-İlham perileriniz size günün hangi saatlerinde daha çok uğrarlar?

-'Günün muhasebesini yaparken yazarım genelde. O gün yaşadıklarım, tanık olduklarım, izlediklerimi beynimde geçirirken yazarım. İlham perisi diye bir şey olduğuna da inanmıyorum ayrıca...'

-Marmara depremini anlatan bir şiiriniz var. Klip de çekmişlerdi. Televizyonlarda da çok gösterildi.

Bu şiirle ilgili bize neler söylersiniz?

-'17 Ağustos 1999 sabahı o çocuğun çığlığını gördüm, duydum, şahidim. Ben sadece kelimeleri dizdim. Az önce söyledim, şair yaşadıklarını yaşatan, hissettiklerini hisettirendir.Yaşadığı dönemin ve olayların canlı tanığıdır ve olmak zorundadır. Her şair empati yapmak zorundadır.'

-“Hiç” denince aklıma ilk gelen Yavuz Nufel oluyor. Neden “Hİǔ?

-'Bu sorunun da bir kısmını az önce cevapladım. Hiç, aslında her şeydir. Gidin huzur evlerinde yaşlılara hayatlarının nasıl geçtiğini sorun. ( Ben yaşlılarla fırsat buldukça sohbet ediyorum. En mektep medrese görmemişi bile ansiklopedi gibidir, ikinci nüshası olmayan... Ve huzur evleri birer kütüphane sayılır.) Nasıl geçti 80 yılınız, 90 yılınız deyin “Hİǔ derler, “HİÇ İŞTE” derler. O Hİǒin içinde ne sevdalar, ne ölümler, ne acılar gizlidir değil mi? Ama sorduklarında düşünmeyi bilmeyen, okumayı sevmeyenler, Hayyam’ı Neyzen’i, Hallac-ı Mansur’u, Mevlana’yı okumamışlara Hİǒi, Hayat İnsan Çİle kelimelerinin baş harfleri diyorum ve genelde ingilizce bilmeyenler bile İngilizce Wouwww diye hayret ediyorlar! (İroni))'

-Yazmaktaki gayeniz nedir? Neden şiir yazıyorsunuz?

-'Hiç bir gayem yok, normal insanlar her şeviştiklerinde çocuk yapmak için mi sevişir. Hayır. Şiir beynin orgazmı, boşalması benim için... Şiirin ne olduğunu yukarıda yazdım. Neden yazıyoruma gelince bugünü yarınlara taşımak için... Siz şimdi Kuvayı Milliye Destanı’nı yazabilir misiniz, Nazım’ın, Necip Fazıl’ın Sakarya’sını, Mehmet Akif’in Çanakkale Şehitlerine’sini? Mümkün değil. O halde neymiş, şair yaşadığı dönemin ve olayların canlı tanığı olmak zorundaymış. Kısaca şair biraz da tarih yazan tarihçidir.'

-Pek çok konuda şiir yazdığınızı biliyorum. Şiirlerinizde en çok işlediğiniz konu hangisidir?

-'Bilmiyorum ama hiciv şiirleri ağırlıkta sanıyorum. Olayları irdeliyor, sorguluyor, baş kaldırıyorum, isyan ediyorum şiirlerimde. Son kitabım “HİÇ İŞTE” aforizma ağırlıklı…'

-Sizi bilge biri olarak nitelendiriyorum. Çünkü öyle özlü sözleriniz var ki, her biri altın değerinde…

Bu sözlerinizden birkaç örnek vererek, hangi deneyimler sonucu oluşturduğunuzu anlatır mısınız?

-'Bu sözler, kitaplarımda var ha deyince çıkmıyor. Ama mutlaka bir haksızlık, bir mağduriyet karşısında çıkan öz deyişler… Çok güzel ata sözlerimiz var ama, gelişen dünya ile onlar da yetersiz kalıyor. Anında sosyal medyada paylaşıyorum. Mesela: “Yarım doktor candan, yarım hoca dinden eder.” sözü yerinde ama yetersiz! Bu sözü ben “Yarım anne evlattan, yarım baba servetten eder.” diye ekleyerek söylüyorum.'

-Bendeki imzalı kitaplarınızdan biri “Lalezarda Deli Var” diğeri de “Şiirmatik” … İsimleri oldukça farklı… Nereden aklınıza geldi şiir kitaplarınıza bu isimleri koymak?

-'Lalezar, lale bahçesi, yani Hollanda. Her köyün bir delisi var derler. Şair de deli ise… Eski haber müdürüm Zeki Şahin bana Lalezar’ın Delisi diye hitap ederdi. Kitabıma isim oldu. Şiirmatik ise, her şey gibi şiirin, dilin kirlenmesine bir tepki. Nasıl xxx matikler çamaşırları temizliyorsa şiirmatik de şiiri temizlesin istedim. Yoksa otomatik şiir yazan anlamında değil...'

-İşinizi yaparken ailenizden destek alıyor musunuz? Onların sizin bu çalışmalarınızdaki rolü ve yeri nedir?

-'Hayır, ne desteği, şiir yazılırken destek alınır mı? Bittikten sonra ya beğenirler ya da beğenmezler herkes gibi. Ama tek kişilik dinletilerde, organizasyonlarda müthiş destek verirler her detaya kadar. Sevgi bağlarımız güçlü olmasa sevgisizliği nasıl anlatabilirim. Rolleri yerleri destekleri sevmek, sevildiğimi hissettirmek, o yönüm garantide olduğu için başka işlere kafa yorup, insanları hicvediyorum ya!'

-Siz sadece şiir yazmıyorsunuz, çok da iyi yorumluyorsunuz. Üstelik sahnede hoş bir gösteri eşliğinde… Şiir Show sizinki… Kapadokya’da ve Adana’da sizi sahnede izlemiştim. İzlemeyenler için sahnedeki bu güzel şiir gösterileriniz hakkında bilgi verebilir misiniz?

-'1960’dan günümüze kadar olayları her yönü ile ele alıyor anlatıyorum. Şiir okuyan Meddah diyebilirsniz. Yani aklım erdiğinden beri yaşadıklarımı anlatıyorum. Tanık olduklarımı. İnsanları hem güldürüyor hem de ağlatıyorum. 1970 -1980 döneminin kardeş kavgalarını, depremi, ölümleri, almacıların 50 yıllık hayatlarını, 10 yıllık dilimler halinde anlatıyor ve o dönemlere ait yazdığım şiirleri okuyorum.'

-Sizce başarının sırrı nerede gizlidir?

-'Öz güven, bilgi ve sabır… Babam “Düşman öldürmekle bitmez, başarı düşmanı öldüren en güçlü silahtır.” derdi.'

-Yapmayı düşünüp de çeşitli nedenlerden dolayı yapamadığınız farklı projeleriniz var mı?

-'Değil yapmayı, isteyip de hayal edip de gerçekleştiremediğim bir hayalim bile yok. Projelerim var.

50 yıl belgeseli çekmek istiyorum. Sahne programım HİÇ, GÖÇ ve SIR olmak üzere üç farklı anlatı / dinleti / gösteri… Gitmedik yer bırakmadan turne yapmak istiyorum. Şu ana kadar 108 kez sahnede seyirci karşısına çıktım ve yaklaşık 25 bin kişi izledi. Kısaca 250 bin, 500 bin, seyirciye ulaşmak, kazandığım para ile de ölmeden bir okul yaptırmak için uğraşmak en büyük hayalim ve projem...'

-Bundan sonraki hedefiniz nedir?

-'Hedefim, her ay en az iki dinleti yapmak, kuruş kuruş o okulun parasını biriktirmek. Projem çalınsın ya da biri “Gel, ortak yapalım.” desin diye ilk kez size ve okurlarınıza söylüyorum: Okul sıradan okul olmayacak, sınıflar 20 öğrenci en fazla 25 kişilik... Okul geniş bir bir alanda bulunmalı... Her öğrencinin bir hayvanı olacak özellikle de sokak köpekleri... Yani okul ve sokak hayvanları barınağı iç içe. Diğer hayvanlar da olabilir koyun, kuzu, tavşan, kedi vs. Öğrenciler teneffüslerde cep telefonundan sanal hayvan beslemek,sanal çiftlikle uğraşmak yerine kendi gerçek hayvanının bakımı ile ilgilenecek, onları sevecek…'

-Harika bir proje... Umarım gerçek olur. Özellikle her çocuğun bir hayvanı olması fikrine bayıldım. Sınıfların 20-25 kişilik olması da gerçekten muhteşem... Bana vakit ayırdığınız için teşekkür ederim. Son olarak okurlarımıza neler söylemek isterdiniz?

-'HİÇ İŞTE, ben teşekkür ederim.'



Yavuz Nüfel'in, Marmara depreminden sonra yazdığı, okuyanı ağlatan şiiri



Enkaz Altında



baba bak!

o görünen annemin eli

senin aldığın yüzükten belli

kardeşlerimi düşünme

onlar şu anda parktadır belki

oyuncak helikopter

alamıştın ya hani

alma artık istemem

bak onlarca helikopter

hem hepsi de sahici

kıpırdat gözlerini

konuş benimle baba

'Elle gelen düğün bayram'

derdin ya hep

bu nasıl düğün,

bu nasıl bayram?

neden yerde yatıyor

teyzem, halam, dayım, amcam?

ne olur birşeyler söyle

konuş benimle

hadi benim aslan babam...

istemezsen bu sene

okula da gitmem,

eğer gidersem;

geçen seneki idare eder,

yeni önlük de istemem...

bir kerecik 'oğlum' de yeter.

bacaklarında kan var

kırıldı mı yoksa?

alçıya alsınlar

duyuyor musun? ...

geliyor ambulanslar...

sen iyileşinceye kadar

ben su satar, simit satar

size bakarım;

annemin çamaşır ipleri

yine kopmuş,

sen üzülme ben takarım! ..

daha dün senin

kocaman adamındım;

berbere götürecektin hani,

uzadığı için saçlarım...

'Yavrum' de; okşa saçlarımı,

öp yanaklarımı

babacığım ne olursun! ...

hadi kalk!

sen de bağır, sende çağır

her taraf yanıyor cayır cayır! ...

'Erkekler ağlamaz' dersin ama

ağlamak istiyorsan ağla

vallahi kimseye söylemem baba...

gözlerine toz dolmuş!

silsene baba!

baba! .. baba! ..

yoksa?! . Baba! ...

BABAAAAAAAAAA! ...





Yavuz Nufel'in CV'si

Şair / Gazeteci / Yazar ( Deli )

Kayıp Kuşak...

1960:Havza’da doğdu.

1976: Lise yıllarında “Gırgır Dergisi”nde yayımlanan espri ve fıkraları ile yazın hayatına atıldı.

1985: Hollanda’ya geldi

1986: Kendisinin yazıp yönettiği “Dayılar” isimli güldürü filmini çekti...



Beş yıl boyunca, radyolarda çeşitli programlar ve reklam söz yazarlığı yaptı.



1993: Kurucularından olduğu “Ekin Dergisi”nde, uzun yıllar Genel Yayın Yönetmenliği ve köşe yazarlığı yapmasının yanında, mizah ve magazin sayfalarını da hazırladı.



1999-2002: Türkiye Gazetesi ve TGRT’de, “Hollanda Haber Sorumlusu” olarak çalıştı



2002-2004: Avrupa’da ve Türkiye’de yayımlanan “Sesver Gazetesi”nde köşe yazarlığı yaptı.



2004: Gala TV üzerinden yayın yapan TV Avrupa’da, “Mavinin Destanı” adlı programıyla, Hollanda’daki Türkleri 13 hafta boyunca -sivri dilli bir mizahî bakış açısıyla ekranlara taşıdı.



2005: “40 Yıl, 40 İnsan, 40 Öykü” adlı kitabından yola çıkarak, Avrupalı Türkler’in kırk yıllık macerasını 13 bölüm halinde Kanal Avrupa için çekti...



Hollanda’dan yayın yapan Demet TV’de, 2001 yılından itibaren 7 yıl “Haftanın Yorumu” adlı programı hazırlayıp sundu.

1999-2001 : Son FM'de canlı “Yavuz Nufel ile Şiirmatik” adlı şiir ve söyleşi programı hazırlayıp sundu.

2001-2008: Radyo Deniz’de canlı “Yavuz Nufel ile Şiirmatik” adlı şiir ve söyleşi programı hazırlayıp sundu.



Eserleri:

1999: Yatsıda Sönmeyen Mum Işığında (şiir)

2000: Şiirmatik (şiir)

2005: 40 Yıl 40 İnsan 40 Öykü (Belgesel Araştırma) (Kıbrıs Balkanlar Avrasya Edebiyatlar Kurumu (KIBATEK) ’nun “2005 Yılı Edebiyat Ödülü”ne layık görüldü)



2006: Lalezarda Deli Var (şiir, makale, anı) kitapları yayımladı.

2007: ' Hiç' adlı bir şiir albümü Çıktı!

2007-2008-2009 Kanal Avrupa' da 5 ATI 1 adli muzik eglence siir programı hazirlayip sundu....

2010: Zer Mi? Hiç Mi? adlı kitabı Bengü Yayınlarından,

2012 Zer mi? Hiç Mi? Dedalus yayınlarından çıktı

2012-Gazeteci İlhan Karaçay'ın yaşam öyküsü

2011-2012 :Haber7 köşe yazarlığı yaptı

2009'dan itibaren

SON MEDİA GENEL YAYIN YÖNETMENI ve Köşe yazarı



Ayrıca: MARMARA ÜNİVERSİTESİ VE GALATASARAY ÜNİVERSİTELERİ İLETİŞİM FAKÜLTELERİ BAŞTA OLMAK ÜZERE ÇEŞİTLİ ÜNİVERSİTELERDE Konferans verdi...

Türkiye, Hollanda, Belçika, Almanya'da, Göç / HİÇ ve HİÇ'tenlikle adlı şiir, 100'den fazla tek kişilik DİNLETİ YAPTI, ve yapmaya devam ediyor.

*****



İlhan KARAÇAY yazdı...

YURTDIŞINDA OY KULLANMAK HEM ÇOK HOŞ, HEM DE ÇOK ZAHMETLİ

Yurtdışındaki Türkler, 1 Kasım seçimleri için sandıklara koştular ve 7 Haziran seçimlerindeki oy kullanma sayısını daha çok artırdılar



Anavatan Türkiyemiz, yurtdışında yaşayan bizlere seçimlerde oy kullanma imkanı vermediği yıllardan birinde (1986), Hollanda devleti, Hollanda sınırları içinde yaşayan yabancılara sadece yerel seçimlerde oy kullanma ve seçilme hakkı vermişti.

Ne kadar sevinmiştik o zamanlar...

Hollanda devleti, yabancı uyruklulara genel seçimde seçme ve seçilme hakkını hala vermedi ama, örneğin 500 bin Türk'ün 350 bini Hollanda vatandaşlığını da almışsa bir beis yok demektir. Biz burada hem seçiyoruz ve hem de seçiliyoruz. Holanda Belediye Meclisleri'ne bugüne kadar bini aşkın, İl Genel Meclisleri'ne 50 ve Parlamento'ya 12 üye seçtik.

Kim ne derse desin, Türkler'in katılım oranları da normal ve hatta normalin üzerindedir.

Ama bunu çarpıtmaya çalışanlar var.

Yurtdışındaki Türkler'e, Türkiye'deki seçimlerde ilk oy kullanma imkanı sınır kapılarında tanınmıştı. O kısıtlı imkan bile bizi sevindirmişti. Kısıtlı olmasına rağmen, bazı siyasi partiler ve yandaşları, sınırlarda oy kullandırmak için özel seyahatlar organize ettiler.



Bir zamanlar sınır kapısında / 22 Ekim 2015 günü Deventer'de

Yurtdışındaki Türkler'in, yaşadıkları ülkelerde oy kullanbilmek için harcadıkları çabaları biz seslendirmeye çalıştık.

Nihayetinde, yurtdışındaki Türkler, yaşadıkları yerlerde oy kullanabilmeyi ilk kez Cumhurbaşkanlığı seçiminde elde ettiler. Daha sonra da geçtiğimiz 7 haziran'daki genel seçimler sırasında...

Bir yığın eksiklik ve aksaklık vardı bu oy kullanma işleminde. Örneğin, randevu şartı konumuştu. Şimdi o şart kaldırıldı. Oy kullanacak yerler çoğaltıldı.

Ama buna rağmen zorluklar devam ediyor.

Sınırlarda ben şahsen iki defa ay kullanma fırsatı bulmuştum. İki defa da anavatanda kullanabilmiştim.

Yurtdışında ilk kez oy kullandım. Oy kullandıktan sonra facebook'a alttaki kısa yazıyı koydum:

Demokratik görevimi yaptım

'Demokratik hakkımı kullandım' da diyebilirdim.

Ama ben 'görevimi yaptım' demeyi uygun buldum.

Bize verilmiş olan hakları kullanmak bir zaruret olduğu için öyle yazdım.

Haydi, şimdi herkes görev başına...

Ben yola çıkarken navigasyona baktım. Tam 101 kilometre uzaktaydı oy kullanacağm yer. Gidiş geliş 202 km.

Ne yaparsınız? bazılarınız belki de 400 km. yapacak.

Görev, görevdir !!!

Benim oy kullandığım yer Deventer kentindeydi. Oy kullanılacak salona otomobil ile yaklaştığım zaman, Deventer polisinin muntazam organizasyonu ile karşılaştım.

Yollarda önlemler alınmış, park edebilmek için kolaylıklar sağlanmış.

Park yerinde onlarca otobüs ve minibüs gördüm. Gruplar halinde uzak yerlerden gelmişti yaşlısı genci...



Salona girdiğim zaman büyük bir sürprizle karşılaştım. Bizi Başkonsolos Zafer Ateş ve Konsolos İlyas Çetin karşılamıştı. Tabii ki anında bir hatıra fotoğrafı çekildik



Başkonsolosumuz, seçimler boyunca, vatandaşa yardımcı olmak için kendilerinin ve diğer elemanları salonda hazır bulunduklarını belirtti.

Hemen oracıkta bir tanınmış sima bana, 'Hayrola İlhan bey, pembeler içindesiniz?' diye seslendi. (Fotoğrafa bakınız) Yanımda devletimizin temsilcileri vardı ama ben latifeyi yapıştırdım: 'Kardeş, seçim Hollanda seçimi, değil. Haliyle GAY Patisi de yok. Hollanda seçimi olsaydı, belki GAY Partisi'ne oy vereceğimi düşünebilirdiniz.'

Oy kullanılan iki salon vardı. Her oy sandıının önündeki masada bir devlet temsicimiz ve dört siyasi parti temsicisi oturuyordu. İşlemler çok çabuk yapılıyordu. Kalabalık olmasına rağmen, oy kullanma seri bir şekilde işliyordu.

Ben de oy pusulamı aldım, gönül verdiğim ve de ülkeme yararı olacağına kanaat getirdiğim partiye mühürü bastım, zarfı kapatarak sandığa attım.



*****

Yurt dışındaki hangi ülkede ne kadar oy kullanıldı?



1 Kasım seçimleri için yurt dışında oy kullanan seçmenlerin sayısı,

7 Haziran seçimine oranla arttı. Yurt dışındaki seçmenlerden yüzde 40’ı temsilciliklerde oy kullandı, 7 Haziran seçiminde ise yurt dışı temsilciliklerdeki oy kullanma oranı yüzde 32,5 olmuştu.

1 Kasım’da yapılacak 26. Dönem Milletvekili Genel Seçimi için yurt dışında oy kullanan seçmenlerin sayısı, 7 Haziran seçimine oranla arttı.

54 ülke ve 113 temsilcilik

Türkiye, 26. Dönem Parlamentosunun üyelerini belirlemek üzere 1 Kasım’da sandık başına gitmeye hazırlanırken, yurt dışı seçmen kütüğüne kayıtlı seçmenlerin 8 Ekim’de başlayan oy verme işlemi dün sona erdi. Gurbetçiler, 54 ülke ve 113 temsilcilikte oy kullandı.

Yüksek Seçim Kurulundan (YSK) alınan gayriresmi sonuçlara göre, yurt dışında yaşayan vatandaşların oy kullanma oranında 7 Haziran seçimine göre artış oldu.

7 Haziran’da yapılan milletvekili genel seçiminde, yurt dışı seçmen kütüğüne kayıtlı vatandaşların yüzde 32,5’i dış temsilciliklerde oy kullanırken, bu seçim için yurt dışındaki seçmenlerin yüzde 40,01’i temsilciliklerde oy verdi.

Böylece yurt dışı seçmen kütüğüne kayıtlı 2 milyon 899 bin 59 seçmenin 1 milyon 160 bin 38’i, dış temsilciliklerde oy kullandı.





*****

Veyis Güngör'ün Anadolu hayranlığı...

İnsan büyüleyen projeleri ve Anadolu insanının ferasetini gitti, gördü, yaşadı ve anlattı

İlhan KARAÇAY yazdı...

Hollanda'da yaşadığı 30 yıl boyunca, çeşitli kuruluşları yaşama geçiren, başkanlık yapan ve 100'ü aşkın yazılı ve görsel esere imza atan, bini aşkın etkinlik organize eden Veyis Güngör, Anadolu'ya ve insanlarına duyduğu haranlığı nedeniyle, bir seyyah gibi oralara gitti, gördü, yaşadı ve intibalarını anlattı.

-Böyle bir seyahate neden ihtiyaç hisettiniz?

-' Bu benim yıllardır düşündüğüm bir seyahat planıydı.Türkevi Topluluğu olarak geçtiğimiz günlerde İstanbul’dan başlayıp, Kocaeli, Sakarya, Ankara, Adana, Kahramanmaraş, Konya, İzmir ve Manisa’yı içeren bir dizi temaslarda bulunduk. Bir tarafta dev projeler, diğer tarafta insanımızın ferasetiyle karşılaştık. İnsanın büyülenmemesi elde değil. Ziyaret ettiğimiz şehirlerde karşımıza çıkan yerel yönetim hizmetleri büyük övünç kaynağı. Ama bunun yanısıra sohbet etme fırsatı yakaladığımız ilçeler, köy ve kasabalardaki Anadolu insanı ise bambaşka bir enerji kaynağı. Bu insanlarla yeniden hemhal olma şansını bulduğum için mutluyum. Ziyaretlerimizden büyük bir keyif aldım. Zaman zaman heyecanlandım. Anadolu insanının irfan ve ferasetini yeniden hissettim. Kelimenin tam anlamıyla bu insanlardaki asil, vakur ve bir o kadar da mütevazi ruhu doya doya yaşadım. Türk milletinin derin duruşu ve âlemşümûl insan sevgisi beni bir defa daha bu millete hizmet etmenin haklı gururunu yaşattı. Aşağıda Anadalu ziyaretimizden örnekler vererek aynı gururu sizin de bir nebze olsun yaşamanızı arzu ediyorum.'



- Nerede ve nasıl başladınız bu geziye?

-'İlk durağımız İstanbul oldu. Ekibimizle Atatürk Havaalanı'nda buluştuk. Anadolu yakasına doğru yol alıdık. Değerli dostum sosyolog Musa Taşdelen bizi Beykoz’da karşılıdı. Boğaz’a nazır olan Belediye tesislerinde güzel bir kahvaltı yaptık. Hava bulanık. Ancak hem deniz hem Beykoz çok hareketli. Zaman zaman dalgalar kenarda kahvaltı yapanları ıslatıveriyor. Martılar bir şeyler kapmak için birbirleriyle yarışıyorlar. Kahvaltı sonrası deniz kenarında kısa bir yürüyüş yapıyoruz. Sıcak kahvelerimizi de içtikten sonra, Anadolu Kavağı’ndaki Yoros Kalesi’ne doğru yol alıyoruz. Dar yollardan geçtikten sonra Yoros Kalesine ulaşıyoruz. Karşımızda dev bir proje olan üçüncü köprü: Yavuz Sultan Selim Köprüsü. İnsaatın yarısından fazlası bitmiş. Muhteşem bir eser ortaya çıkıyor. Yoros Tepesi sanki İstanbul’un keşfedilmemiş değerlerinden biriymiş gibi geldi bana. Gerçi insanlar akın akın gelip, 3. Köprüye doğru hatıra fotograf çektiriyorlar. Vakit daralıyor. Kocaeline doğru hareket ediyoruz.'

-İstanbul'dan sonra ilk durağınız neresi oldu?

-'Akşam saatlerinde Kocaeli’ne ulaşıp, Seka Park Otele yerleşiyoruz. Hollanda’dan da ortak dostlarımız olan değerli ve çalışkan Veysel Özkaraaslan bizi deniz kenarında bir restorana akşam yemeğine davet ediyor. Veysel, Kocaeli ile Amsterdam’ın kardes şehir olmasından dolayı sık sık Hollanda’daya gelir. Hatta kısa da olsa bir Hollanda geçmişi vardır. Kocaeli Belediye Başkanı Danışmanı olan Veysel Özkaraaslan yemek esnasında uyguladıkları öğrenci değişim projesinden tutun da, Kocaeli Belediyesinin Amsterdam Belediyesi İtfaiye elemanlarını eğitme projelerini de anlatınca şaşkına döndük. Onyıllara dayanan kardes belediyeciliğin yerel yönetimlere yansımasına örnek teşkil eden Kocaeli, diğer belediyelerin de uluslarararası iilişkilerine örnek teşkil etmesini dilemekten başka bir şey düşünemedik doğrusu.

Yine aynı şekilde Sakarya Belediyesi Sosyal Gelişim Merkezi de görülmeye değer bir proje. Projeyi Cumhurbaşkanı eski Genel Sekreteri ve Sakarya Milletvekili Mustafa İsen beyle birlikte geziyoruz. ‘Daha mutlu bir Sakarya için, geleceğe sağlam dokunuş’ sloganıyla hizmete giren proje 5 bin 500 m² alan üzerine inşa edilmiş. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ile ortaklaşa hayata geçirilen bu dev proje sayesinde engelliler, yaşlılar, çocuklar, kadınlar, gençler ve aileler her gün hizmet alıyorlar.'



-Sakarya'dan sonraki durak neresi oldu?

-' Sakarya'dan sonra Ankara'ya geldik. Ankara Kazan’da karşılaştığımız bir başka Türkiye’de ilk, Avrupa’da ikinci proje: Ankara Lojistik Üssü. Başbakan Başdanışmanı ve Ankara Milletvekili Vedat Bilgin’e proje hakkında brifing veriliyor. Ankara Lojistik Üssü 700 bin metrekare alan üzerine kurulan ve 3 bin kamyon ve tır gün yoğunluğuna sahip, Türkiye'nin Avrupa standartlarındaki ilk nakliye tesisi özelliğini taşıyor. 80 firmanın birleşmesiyle oluşan proje tam hizmete girdiği an 400 firmaya hizmet verebilecek kapasiteye sahip. Anadolu insanı bir araya gelmiş ve 100 milyon dolarlık yatırıma imza atmış. Türk girişimciliğinin tipik bir örneği olan bu proje, tesisin tam kapasiteyle çalıştığı zaman kamyon ve tır sayısı günde 3 bine ulaşacakmış. İnsanın dudaklarının uçuklamaması mümkün değil.'



-Ankara tabii ki siyasi yönden renkli bir yer. Orada neler yaşadınız?

-'Ankara’da akşam olunca dostların devam ettiği Beylerbeyi’ne uğruyoruz. EkoAvrasya Derneği Başkanı Hikmet Eren, Keçiören Belediye Başkanlığı Özel Kalem Müdürü Gökhan Bahçecik, Hollanda’dan Ankara’ya dönüş yapan Bülend Yılmaz, nargile keyfimizin ortakları arasında yer aldı. Ankara’da uğramadan geçmeyeceğimiz bir başka mekan da elbette Hamamönü. Tarihi dokusuyla ve manevi havasıyla yudumladığımız çay sohbetine Avrasya Yazarlar Birliği Başkanı Yakup Ömeroğlu, Kafes filmini yazarı Lütfi Şehsuvaroğlu ve Ankara Belediyesinden Murat Çoban eşlik ettiler. '

-Adana yolculuğunuz nasıl geçti, Toroslar'da neler yaşadınız?

-'Ankara'dan Adana'ya gidişimiz sırasında, otomobilde bir taraftan gördüğümüz projelerin bizdeki etkisini konuşuyor bir taraftan da bir an önce Adana’ya ulaşıp, biraz dinlenip ve sabah erkenden Toros dağlarındaki Yörük köylerine gitmeyi hayal ediyoruz. Akşamın karanlığına rağmen sağ tarafımızda Tuz gölü her haliyle belli. Şereflikoçhisar’a varınca, buranın eniştesi olan dostumuz Ahmet Baydaroğlu’nu telefonla arıyoruz. Baydaroğlu’ndan sonra Aksaray’da dinlenme tesisleri işleten değerli dostumuz Hızır Karacaer’e selam veriyor ve kendisinin Amsterdam’da olduğunu öğreniyoruz. Ama Hızır Tesislere mutlaka uğramamızı, en azından bir acı kahve içmemizi istiyor. Çok fazla vakit geçmeden Konya-Adana kavşağındaki Tapan Tesislerine ullaşıyoruz. Bizi Hızır’ın kardeşi Ali Karacaer karşılıyor. Hemen yemek siparişi vereceklerdi, ama biz karnımızın tok olduğunu, ancak bir kahve içebileğimizi söyledik. Kahveler, çaylar ve tatlılar arka arkaya gedi. Kısa sohbetten sonra Adana’ya doğru yolan devam ediyoruz. Otelimize yerleşip istirahata çekiliyoruz.'



-Milletvekili olan değerli dostumuz Talip Küçükcan ile de bir buluşmanız var

-' Evet, sabah erkenden Türkevi Araştırmalar Merkezi kurucucularından ve Adana Milletvekili değerli dostum Talip Küçükcan ve arkadaşları, otelin lobisinde bizimle buluşturlar. Güneş henüz doğmamış. İki saatlik yola gideceğiz. Feke’de muhtarlarla kahvaltımız var. Olağanüstü sürat yaparak, bir müddet sonra da Toroslar'ın içinde yol alarak Feke’ye ulaşıyoruz. Bekleyen kalabalıkla selamlaştıktan sonra kahvaltı ve tanışma faslına geçiyoruz. Ve bir müddet sonra daha sabahleyin ağaç koyuğundan alınmış bir bal geliyor önümüze. Yemeye kıyamıyoruz ama yedikçe de yiyesi geliyor insanın. Akşama kadar dağ köylerindeki Yörükleri ziyaret ediyoruz. Her şey tabii. Yemekleri, meyvaları, sulları… İnsan ilişkileri de tabiiki. İlkokul çocukları mavi önlüklerle okula gidiyorlar. Yoksulluktan şikayet etmiyorlar. Ellerindekine şükrediyorlar. Öğle yemeğine bulgur pilavı ve kuru fasulye ve tabiiki pekmez hazılamışlar. Hepsi yerli ürün. Kendi elleriyle yapmışlar. Etrafıma bakıyorum bir ara, Toroslar'ı sis kaplamış. Yol kenarlarında borulardan akan suların yanında, dalında olgunlaşmış incirler var. Velhasıl farklı bir dünya…'



-Toroslar'dan sonra nereye gittiniz?

-' Toroslar'dan sonra Kahramanmaraş’a doğru yol alıyoruz. Öyle bir yola girdik ki, yollarda ne araç var, ne benzinlik ne köy ne kasaba. Bitmek bilmeyen dağlar ve insanı ürperten sessizlik. Andırın dağlarındayız vel hasıl. Bir müddet sonra aşağıda Maraş’ın ışıklarını görüyoruz ama daha 30 kilometre yolumuz var. Erken saatte Maraş’a varıyoruz. Dinleniyoruz. Sabah kahvaltıdan sonra, master tez çalışmasını Sezai Karakoç üzerine yapmış olan hemşehrim Mustafa Çoban otelimize geliyor. Hep birlikkte Türkoğlu ilçesinde düzenlenen yeme programına geçiyoruz. Yemekte kadirşinas dostum Kahramanmaraş Milletvekili Mahir Ünal’la birlikte oluyoruz. Tarihi mehter takımının verdiği konserden sonra yine Maraş’ın meşhur yemeği Maraş Tavası ikram edildi. Devamında ziyaret ettiğimiz esnafın ikram ettikleri Maraş üzümü, tatlısı, lahmacunu da burada ifade etmeliyim…'

-Sizin Anadolu aşkınızın sınır yok sanırım. Daha sonra nerelere uzandınız?'

-'Hedefimiz İzmir'di. Kahramanmaraş'tan yola çıktık. Adana, Karapınar, Konya, Akşehir, Afyonkarahisar ve Uşak’tan sonra İzmir'e gitmeyi planladık. Ancak Konya’ya gelince yorgun düşüyoruz. Sabah erken yola devam edelim kararını veriyor ve dinleniyoruz. Ekibimize Konya’dan Osman Güzel de katılıyor. Kirazlıbahçe’de sabah çayı, İkbal tesislerinde kaymaklı ekmek kadayıfı derken yağmurlu bir günde İzmir’e ulaşıyoruz. Hollanda’dan geri dönüş yapan ve Menderes’te bir çiftliği olan Ayhan Tamer abimize İzmir’e geldiğimizi haber veriyoruz. Akşam yemeğinde çocukluk arkadaşım İzmir Milletvekili Hüseyin Kocabıyı ile birlikte Buca’da buluşuyoruz. Konya hatıralarından, gençlik yıllarından sohbetlerden sonra yağmura rağmen devam eden Başbakanın mitingine katılıyoruz. Akşam Menderes Kuşadası arasındaki çiftlikte kendi ellerimizle demlediğimiz çayları yudumluyor hem de nargile üflüyoruz. Bu arada Ayhan abinin komşusu tarafından bir keçinin kesilip, firin kebap yapılması için getirildiğini görüyoruz. Etlerini terbiye edip, ertesi gün fırına sürmek üzere buz dolabına yerleştiriyoruz.'

-İzmir yetmedi bir de Manisa var galiba?



-' Evet, ertesi gün Manisa’ya doğru yol alırken, İzmir Buca’da değerli dostlarım Ahmet ve Mehmet Akgül’ün kızkardeşi Elmas Akgül hanımefedinin yöneticisi olduğu Özel Buca Dört İşlem Etüt Merkezi’ni ziyaret edip, çalışmaları hakkında bilgi alıyoruz. Çaylarımızı içtikten sonra Manisa’da yapılacak aşure şölenine katılmak üzere yola koyuluyoruz. Şehzadeler şehri Manisa’nın merkezinde Manolya meydanına vardığımızda tüm hazırlıkların yapıldığı ve 40 yıla yaklaşan dostluğumuzun olduğu Manisa’nın gönlünde taht kurmuş değerli dostum Manisa Milletvekili Selçuk Özdağ’ın beklenildiğini öğreniyoruz. Program başarıyla neticeleniyor.

Tekrar Menderes’teki çiftlike dönüp, bir gün önceden hazırladığımız koç etini fırına veriyoruz. Bahçeden toplanan patlıcan, biber, domates ve soğanın da karışımıyla bir sebzeli bulgur pilavı yapıyoruz. Yoğurt da Ayhan abinin koyunlarından. Artık dinlenme ve nargile zamanı…

-Eee, Akşehir'deki dostumuz Ali İhsan Ünal'ı da ihmal etmemişsiniz?

-'Akşehir’de değerli dostumuz Ali İhsan Ünal bey kahvaltı yapmamış bizim gelmemizi bekliyor. Dayanamıyoruz. Dağların kenarında işlettiği Yeşil Vadi Restourant’a ulaştığımızda vakit ilerlemişti. Artik biz de kkahvaltıyla öğle yemeini birleştirdik. Kısa bir Akşehir turu yaptık. Nasrettin Hoca türbesini de ziyaret ettik. Yola koyulduğumuz bir anda Konya’dan Musa Karaçor ile yaptığımız telefon görüşmesi sonrasında arabamızı Ladikli Ahmed Efendinin mezarına çevirdik ve ziyaretimizi yaptık.

Son akşam, İstanbul’dan Konya’ya gelen Sancak Medya CEO’su Cengiz Özdemir, işletmeci Ahmet Elden, Necmettin Erbakan Üniiversitesinden Birol Mercan, değerli dostlarım milletvekili adayı Cemal Erkoç, STK başkanı Musa Karaçor ve diğer dostlarla yine Türkiye’nin gündemini değerlendirdik…'

-Bu geziniz hakkındaki son değerlendirmeniz nedir?

-' Aslında daha çok gezmek istediğimiz bu kısa süreli yapmış olduğumuz Anadalo gezisi bana yeniden bir güç verdi, azim verdi, sorumluluk verdi. Sözkonusu sorumluluk üzerinde saatlerce düşünüyorum. İçimden bir saik sanki misyonumu, dünyada var oluş misyonumu yeniden tanımlama, gözden geçir diyor…

Ama şu gerçeği bir defa daha gördüm. Avrupa’nın, insanlığın muhtaç olduğu karşılıksız verme, hesapsız sevgi, hoşgörü biz de, Anadolu’da mevcut. Merhamet günümüz insanlığının kaybettiği ve muhtaç olduğu önemli bir değer. Ve bunun farkında olmak bize sorumluluk getiriyor. O zaman o tarihi sorumluluğun idrakinde olup, gerekeni yapmamız gerekmektedir'.





*****



İlhan KARAÇAY yazdı...

Ne zaman ciddiye alındık ki?

HABER'in Ekim ayı sayısının manşeti, 'AVRUPA TÜRKLERİ CİDDİYE ALINMIYOR' oldu.

Genel Yayın Yönetmeni'miz İbrahim Karaman, bizi yine önceden uyardı ve bu başlığa uygun bir yorum yapmamızı istedi.

Karaman'ın konuyu nasıl işleyeceğini bilmiyorum. Ama böyle bir başlığı görünce aklıma ilk gelen şu oldu: Ne zaman ciddiye alındık ki?

Öyle ya, ben de kendimi Avrupalı Türkler'den biri olarak sayıyorum.

Doğrudur, pozisyonum nedeniyle ben çok sıkıntı yaşamadım, horlanmadım, itilmedim, kalkılmadım.

Ama Avrupalı Türkler'den biri olduğum için, Ankara'da alınan veya alınmayan kararlardan ben de zarar gördüm.

Benim ayrıcalığım sadece şuydu: Başkaları haksızlıklar karşısında bağıramıyordu, çağıramıyordu. Ama ben yorum ve haberlerim ile hem bağırıyordum, hem de çağırıyordum.

Avrupalı Türkler, Avrupa'ya göç edişlerinin ardından ya şapkalarıyla veya ellerindeki portatif radyolarla alaya alınmışlardı. Türkiye'ye gittikleri zaman 'Alamancı' diye horlanmışlardı.

Avrupalı Türkler'e önüne gelen bir yafta yapıştırıyordu. En sonunda 'Gurbetçi' yaftasını yedik.

Hoş, ne yazık ki ben de 'gurbetçi' yaftasını çok kullandım. Tıpkı Avrupa halklarının 'Gastarbeider' (Misafir işçi) dediği gibi, Ankara'dakiler de 'gurbetçi' demeyi yeğlediler.

Bir zamanlar birileri ortaya çıktı ve 'Avrupa Türkleri yemesini bilmezler, giyinmesini bilmezler, haliye adabımuaşereti bilmezler' gibisinden uzun uzun yazdılar. Bu gibi soytarılar anında gerekli tepkiyi gördüler ve susturuldular ama, bu gibi densizler her zaman varoldular.

Bir zamanlar Brüksel'de gazetecilik yaptıktan sonra, büyük bir gazetemizde köşe yazarlığı yapmaya başlayan eski bir dostumuz da feci bir pot kırmıştı. O zaman adını açık bir şeklide yazdığım bu dostu sert bir biçimde eleştirmiştim. Şimdi arşivime bakayım ve o sırada o densiz arkadaşın ne yazdığını ve ne cevap aldığını sizlere hatırlatayım.

Malum yazar, 'Alamancı' ve 'gurbetçi' olarak anılan Türkler'in bu konudaki şikayetlerine 'Vız gelir tırıs gider. Bu imajı kendileri yarattılar ' diye yazdıktan sonra, şunları eklemişti:

“Dolayısıyla, Avrupa oto mezarlıklarındaki bilumum hurda minibüsleri toplayıp içine balık istifi doluşmalarını; ‘köylüme hediye’ diye de, üçüncü sınıf ‘Kaufhof’ donu denklerini tavana yüklemelerini, sonra, güzergáhtaki cenaze levazımatçılarını zengin ede ede ‘gurbet, sıla, gurbet’ yoluna dökülmelerini anladık diyelim.”

Yazar, yukarıdaki ifadesiyle gurbetçilerin karayolu seyahatlerini ve ucuz eşya almalarını güya tenkit ediyor.

Nasıl mı?

Sadece İstanbul’dan Edirne’ye yaptığı bir yolcuktan sonra gördükleri ile...

Sigara alabilmek için Kapıkule’ye de uzanmış olan yazar, hemen oracıkta uzmanlaşmış ve kara yolculuğunun ne kadar ahmakça bir tercih olduğunu vurgulamaya çalışmış.

Ne yazık ki bunu yaparken de ç u v a l l a m ı ş bu yazar...

Yazar kusura bakmasın ama, bu aşağılayıcı sözleri karşısında ona ‘çüş’ diyenler oldu.

Avrupalı Türk'ü eleştirirken, sırf sigara almak için İstanbul'dan Kapıkule'ye kadar gitme zahmetine katılan bu yazar, nasıl oluyor da yurttaşlarını ucuz ve yırtık don almakla suçluyor.

'AVRUPA TÜRKLERİ CİDDİYE ALINMIYOR' iddiamızın kanıtları pek çok.

Taaaa 1970'li yılların başlarından itibaren Avrupa'ya gelen devlet büyüklerimiz ve siyasetçiler, Avrupalı Türkler'i hep 'öğrenmesi gereken cahiller' olarak gördüler. Güya dertlerini dinledikleri Avrupalı Türkler'in isteklerini sigara paketlerinin üzerine yazdılar ve sonra attılar.

Ankara, Avrupalı Türkler'in isteklerinin hemen hemen tamamını duymazlıktan geldi ve hiç bir şey yapmadı. Bu sorun ve istekleri şimde yeniden sıralamanın bir yararı olmayacak.

50 yıldır ülkemizi dövize boğan Avrupalı Türkler'in değeri hiç bilinmedi.

Şimdi, 50 yıldır Türkiye'deki yöneticilerimizi seçme fırsatı verilmeyen Avrupalı Türkler, bu seçme fırsatından yararlanabiliyorlar. Geçtiğimiz 7 haziranda yapılan genel seçimler için yaşadıkları yerlerde oy kullanma hakkını elde eden Avrupalı Türkler, 1 Kasım 2015'te yapılacak genel seçimlerde de oy kullanabilecekler.

Ama ne yazık ki bu durum da tıpkı eskisi gibi bir göz boyamaktan ibaret. Zira Avrupalı Türkler'in oyları istenildiği gibi değerlendirilmiyor. Avrupalı Türkler'e bir seçim bölgesi verilmediği gibi, seçilme şansı da verilmiyor.

İşte, Avrupalı Türkler şimdi kendilerine bu şansı tanıyacak olan partileri seçebilmeli ve ilk uyarılarını yapmalılar. Tabii ki bu da zor bir durum. Zira bu konuda hiçbir partinin programında yer almadı. Avrupalı Türk, oyunu kullanmadan önce siyasi partilere uyarı mesajlarını göndermeliler.

*****

HABER Gazetesi'nin ekim sayısı için yaptığım yukarıdaki yorumumda, Avrupalı Türklere hakaret eden bir yazardan söz ettim. İşte o yazarın yazdıkları ve buna tepkileri aşağıda sunuyorum.

İlhan KARAÇAY (Avrupa DÜNYA’da) yazdı... Aristokrat (!) yazarlar



Hürriyet’in Genel Yayın Yönetmeni dostumuz Ertuğrul Özkök, yazar yaratmakla ünlü bir yöneticidir. Nasıl ki, 1975’te Rotterdam’da şantöz-dansöz olarak izlediğimiz Pakize Suda’yı ünlü bir yazar (!) yaptıysa, göreve geldiği ilk yılda, Bruksel’de muhabirlik yapan Hadi Uluengin’i de yazar yapmıştı. Özkök’ün Türkiye’deki yazar kadrosunu zenginleştirmesi tabiiki olumlu bir gelişmeydi. Brüksel’de haber peşinde koşan bir arkadaşımızın Hürriyet’e yazar olması tabiiki hepimiz için sevindirciydi.

Hadi Uluengin ile tanışırdık ama bir dostluğumuz olmadı. Giyimi, kuşamı, hareketleri ile bir ayrıcalık sergilerdi Uluengin. Kendisini kıskanmazdık ama ona ‘aristokrat’ lakabını da takmıştık. Hürriyet’teki yazıları ile de aristokratlığını sürdürdü Uluengin. Yazdıkları sanki başka bir dildendi. Belki kendisinden başka çok az kimse onun yazdıklarını tam olarak anlayabilirdi. Yazdığı hiç bir yorum gündem yaratmadı. Ne sabuna, ne suya dokunan ayrıcalıklı bir aristokrat dili kullanır Uluengin.

Her şeye rağmen Hadi Uluengin’i zorla da olsa okumaya çalışırız. 31 Ağustos 2004 tarihli yazısına ‘Gurbetin kapısı’ başlığını koyunca, onu dikkatle okumak mecburiyetinde kaldık.

Bugüne kadar hep pahalı sanatçılardan, yazarlardan, filmlerden, romanlardan ve aristokratlardan söz eden Uluengin, nasıl olmuş da gurbetçilerden söz etmişti. Merak ettik ve dikkatle okuduk.

Keşke okumaz olsaydık.

Hadi Uluengin, gurbetçilerin karayolu seyahatlerini tenkit ediyor.

Nasıl mı?

Sadece İstanbul’dan Edirne’ye yaptığı bir yolcuktan sonra gördükleri ile...

Sigara alabilmek için Kapıkule’ye de uzanmış olan Uluengin, hemen oracıkta uzmanlaşmış ve kara yolculuğunun ne kadar ahmakça bir tercih olduğunu vurgulamaya çalışmış.

Ne yazık ki bunu yaparken de ç u v a l l a m ı ş Uluengin.

Karayolu seyahatnin yanlışlığını izah etmeye çalışırken, anadolu insanına hakaret etmeyi de ihmal etmemiş olan Uluengin, insanlarımızın eşe dosta götürdüğü manevi yönden çok pahalı olması gereken hediyelere de dil uzatmış ve şöyle yazmış: “Dolayısıyla, Avrupa oto mezarlıklarındaki bilumum hurda minibüsleri toplayıp içine balık istifi doluşmalarını; ‘köylüme hediye’ diye de, üçüncü sınıf ‘Kaufhof’ donu denklerini tavana yüklemelerini, sonra, güzergáhtaki cenaze levazımatçılarını zengin ede ede ‘gurbet, sıla, gurbet’ yoluna dökülmelerini anladık diyelim.”

Uluengin kusura bakmasın ama, bu aşağılayıcı sözleri karşısında ona ‘çüş’ diyenler oldu.

Değerli okurlarım, ben şahsen gurbetçinin karayolu çilesini yerinde saptayabilmek için son üç yıl arka arkaya otomobil yolculuğu yaptım ve yaşadıklarımı yazdım. Ben de yurttaşlarıma karayolunu tercih etmemelerini tavsiye ettim. Ama bu tavsiyeyi yaparken de edepli davrandım.

Yollarda neler olup bittiğini görme zahmetine katlanmadan, gazetelerden okudukları ile yetinerek yorum yazan Uluengin’in edepsiz davranıp davranmadığına, aşağıdaki yazısını okuyarak siz karar verin lütfen.



Gurbetin kapısı

EN feráh Sinan kubbesinin sükûnetini aramaya, geçende Edirne’ye gitmiştim.

Tiryákisi olduğum cigaralar bittiğinden de, belki ‘free shop’larda vardır umuduyla, hazır oraya kadar gelmişken bir de Kapıkule’ye uzanayım dedim.



Bulamadım ama, TIR kamyonları hariç sınırın bomboş olmasına sevindim.



* * *



SEVİNDİM, zira sanmıştım ki, Balkan arbedesinden beri E-5’i terk edip ayaklarını uçağa alıştıran ‘gurbetçiler’, savaş bitince tekrar eski göçebe adetine döndüler.



Sanmıştım ki, izin vakti geldi miydi, Fransa Lyon’undan veya Felemenk Utrecht’inden çelik kuşa kurulup, üç saat sonra ‘anavatan’a inmek ‘lüks’ünü kanıksadılar.



Sanmıştım ki, o üç saat yerine üç gün boyunca hem bizzat kendilerini yollarda helák etmek, hem de aynı yollarda başkalarını ‘fitil etmek’ rezaletini artık unuttular.



Sanmıştım ki, ‘araba sevdası’ndan bir türlü vazgeçemiyorlarsa, İtalya’dan feribota binip, güvertenin püfür püfür Akdeniz havası ve kamaranın mışıl mışıl ‘sıla rüyası’, Çeşme’ye, İzmir’e, İstanbul’a böyle rahat bir yolculuk ertesinde ulaşıyorlar.



Yani sanmıştım ki ve sevinmiştim ki, ‘Alamancı’lar artık ‘Alamancı’ değildir.



* * *



YANILMIŞIM ve de hevesim kursağımda kaldı.



Demek ben hududa gittiğimde henüz Ağustos’un ‘avdet vakti’ gelmemişti ki, aradan birkaç gün geçti, gazetelerde çarşaf çarşaf haberler çıkmaya başladı.



‘Kapıkule’de izdihamdan geçilmiyor?’



‘Türkiye’den Avrupa’ya dönen ‘gurbetçiler’ sınırda saatlerce bekliyor.’



Bu arada da, aynı ‘gurbetçiler’in ağzından ‘orada ‘yabancı’ diye, burada ise ‘Alamancı’ diye dışlanıyoruz’ türünden ‘serzeniş’ röportajları yayınlanıyor.



Dobra dobra söyleyeyim, vız gelir, tırıs geçer ve kendi düşen ağlamaz.



‘Gurbetçi’ler, nam-ı diğer ‘Alamancı’lar karayolundaki sınır kalabalığından ve ‘anavatan’daki Türklerin ‘küçümsemesi’nden yakınıyorlarsa, umurumda değil.



* * *



BAŞTA belirttim, uçağa binsinler. Olmadı, feribot aktarmalı gidip gelsinler.



Kimse onları üç bin kilometre yolu kelle koltukta; üstelik, başkalarının kellesini de götüren bir ‘şoför performansı’yla, aynı anda ‘kavimler göçü’ne zorlamıyor.



Hadi, eskiden ‘yeni Alamancı’ydılar ve de Türkiye’nin ‘kıtlık dönemiydi’.



Dolayısıyla, Avrupa oto mezarlıklarındaki bilumum hurda minibüsleri toplayıp içine balık istifi doluşmalarını; ‘köylüme hediye’ diye de, üçüncü sınıf ‘Kaufhof’ donu denklerini tavana yüklemelerini, sonra, güzergáhtaki cenaze levazımatçılarını zengin ede ede ‘gurbet, sıla, gurbet’ yoluna dökülmelerini anladık diyelim.



Ama, artık o devirler çoktaan bitti.



* * *



EVET bitti ve kendileri acenteden gıcır otomobil çekecek kadar zenginleştiler.

Türkiye’de ise şimdi yok, yok. Hele hele, defolu don hediyeye hiç ihtiyaç yok.



O halde, kabin tuvaletine ‘tünememek’ ve dönüş bagajında tarhana çuvalını bağlamak kaydıyla, kurulun uçağa ve paşa paşa seyahat edin yahu. Daha da ucuz...



Ama eğer mutlaka vasıta istiyorsanız, ‘anavatan’ın en ücra havaalanlarında bile kredi kartıyla emrinize amade gelen otomobilleri kiralayın. Biraz paraya kıyıverin.



Sen sağ, ben selámet, başka bir yazıda enine boyuna irdeleyeceğim o ilkel ve o köhne ‘gurbetçilik’ten bir nebze kurtulabilmek için, bu, zorunlu bir ‘başlangıç’tır.



Orada ve burada dışlanan ‘Alamancılık’tan sıyırtabilmenin ‘ilk’ aşamasıdır.



Bol ticari TIR ve bol sınır otosu hariç, ‘anavatan’ tenha Kapıkule’yle sevinir.

Uluengin’in, gurbetçiye tepeden bakan bu yazısının devamı da varmış.

Dileriz bundan sonraki yazısında, gurbetçilerin dostlarına aldığı hediyelere

‘yırtık don’ (defolu don) deme aristokratlığından da vaz geçer.



Bugüne kadar yazdığı hiç bir yorum ile gündem oluşturamayan Hadi Uluengin, şimdi gündem oluşturmayı başardı. Ama bu gündem ona çok pahalıya patlayacak.

Bir meslaktaş olarak ona ancak şunu söyleyebilirim:

Geçmiş olsun Uluengin !!!



*****

İlhan KARAÇAY(Avrupa DÜNYA’da) yazdı....

Hadi Uluengin’e tepkiler

Değerli okurlarım,

Geçen hafta ‘Aristokrat (!) yazarlar’ başlıklı yorumumda, Avrupa Türklerini aşağılayıcı bir yorum yazan meslektaşım Hadi Uluengin’i eleştirmiştim.

Doğrusunu söylemek gerekirse, konunun vahameti ve aciliyeti nedeniyle, yazım DÜNYA’da yayılanmadan, internet aracılığı ile iki bini aşkın adrese gönderildi.

Tabiiki bu adresler arasında, Türkiye’deki tüm medya kuruluşları ile mensupları da vardı. Yani Hadi Uluengin’in ‘yediği naneyi’ tüm meslektaşlar öğenmiş oldu.

Eleştiri yazımı okuyanlardan mesaj yağdı. Gelen mesaj sayısı tamı tamına 123 idi.

Yani 123 duyarlı okurum hemen bilgisayarın karşısına geçti ve aklına geleni yazdı.

Yazılanlar sadece bana değil, bizzat Hadi Uluengin’e ve Hürriyet yöneticilerine de gönderildi.

Dostluğum olmasa da, tanıdığım bir meslaktaşıma karşı bir linç kampanyası açmak amacında değıldim. Hele 17 yıl alın teri döktüğüm, sırtımda taşıdığım, Avrupa’da o zamanki Tercüman’a karşı büyüme mücadelesine katıldığım ve çocuğum olarak bağrıma bastığım Hürriyet’te yazan birine karşı, degıl linç kampanyası, ufak bir söz söylenmesine bile tahammül edemem.

Ama, yazısında güya kızdığı ve tutumlarını beğenmediği gurbetçiler için, “Dobra dobra söyleyeyim, vız gelir, tırıs geçer ve kendi düşen ağlamaz. Yakınmaları umurumda değil” diyebilecek kadar sorumsuz davranan Uluengin’in düştüğü bu durum, bana ‘vız gelip tırıs geçmedi.’ ‘Kendi düşen ağlamaz’ da demiyorum. Hele ‘umurumda değil’i aklımdan bile geçirmiyorum.

Uluengin’in düştüğü bu durum beni çok üzdü.

Kendini bir ülke yöneticisi yerine koyarcasına, “Vız gelir, tırıs geçer, kendi düşen ağlamaz, yakınmaları umurumda değil” diyebilen kişinin ‘megaloman’lığından da şüphe edilir.

Hüsnü Mutlu isimli bir okurum mektubunda şöyle demiş: “Bizim içinde bulunduğumuz durumun, Hadi Uluengin’in umurunda olup olmayışı kimin umurunda ki?”

Okurum çok haklı olarak sormaya devam etmiş: “Hadi Uluengin, bizim sorunlarımızı çözebilecek bir konumda mı ki, ‘vız gelir, tırıs gider, kendi düşen ağlamaz ve umurumda değil’ gibi laflar ediyor. Ona sormak lâzım: Sen kimsin be!?”

Ben şahsen gerçekten çok üzüldüm.

Aşağıda eleştirilerini okuyacaklarınızdan Ali Yavuz’un, “Sana kaufhoftan bir dantelli don alıp göndereyim mi?”, Dr, Kutlay Yağmur’un “Uluengin gibi solucanlar da vardır” şeklindeki ağır eleştirileri beni gerçekten üzdü.

Biz, Hadi Uluengin’in içine düştüğü bu durum için ‘Vız gelir, Tırıs gider, kendi düşen ağlamaz ve umurumda değil’ diyemiyoruz. Amarız Uluengin bundan bir ders almış olur.

Bana gelen 123 mesajdan ancak bir kaçını sütunlarıma aktarabiliyorum. Duyarlılık gösteren diğer okurlarımdan özür dilerim.



Sayın Hadi Uluengin,

İlhan Karaçay bey yazmış, okudum.

Yazınızı bir daha okudum.

Bu ne küstahlık. Bu ne kabalık. Bu ne ırkçılık!

Bizler Kapıkule'ye sigara almaya giden, sonradan görmüş küçük burjuva entellektüelleri değiliz.

İşçiyiz. Ekmek parası için çalışıyoruz.

Ülkemiz ekonomisine katkısı olan yatırımlar yapıyoruz.

Sözleriniz bilinçsiz ve asosyal.

Utrecht' ten uçak kalkmıyor.

Kaufhoflardan defolu don alan Türk bilmiyorum, görmedim,duymadım.

Bunlar sizin ukalalığınız.

Kaufhoflar defolu don satmıyor.

Eğer illa da görmek isterseniz, kaufhoftan dantelli bir don alıp size gönderebilirim.



Ali Yavuz

Avrupa Türk Telecom

********************************************



Merhaba İlhan Abi,

Ellerin dert görmesin. Böyle densizlerin hakkından ancak sizin gibi usta kalemler gelir.

Ben genede tepkimi Hürriyet gazetesine bu yazıdan dolayı özür dilemeleri için bir mail göndereceğim

Yazılarını dikkatle okuyuruz

Her şey için teşekkürler

Kemal Küçük

Kitap.nl-Küçükler Kitapevi

********************************************



Merhaba İlhan Bey,

Yazılarınızı ilgiyle okuyorum. Çok değişik yorumlarınız var. Bilhassa son dönemlerde Hollandalılara karşı tavırlarınızı ilgiyle okuyorum. Uluengin gibilere de dersini verdiniz.

Çok hoş değerlendirmeleriniz var.

Devamını beklerim efendim.

Saygı ve selamlarımla,

Sefa Akbulut

*******************************************



Sayın Ilhan Karacay,

Hadi Uluengin'in ‘aristokrat’lıkla falan hiç bir ilgisinin olmadığını eminim siz de

biliyorsunuzdur. Olsa olsa kendisiyle alay etmek için bu yakıştırmayı yapmışsınızdır.



Yazınızda gündeme getirdiğiniz Uluengin terbiyesizligini herkes bilmek zorunda.

Yazınızın sonundaki "geçmiş olsun" saptaması da çok isabetli. Maalesef Hadi Uluengin

denen adamın bu ilk gafı değil. Kendisi Türkiye Cumhuriyeti aleyhtarlığı yazılarının yanısıra, göçmen Türk düşmanlığı ile de iyi tanınır. Belki dikkatinizden kaçmıştır. Bundan iki yıl önce kendisi, göçmen Türk kadınları ile alay eden, göçmenleri aşağılayan bir dizi yazı yazmıştı. Kendisine tepki dolu yazılar yazmıştım ama medeniyetten uzak olduğu için yanıt verme gereği bile duymamıştı. Medeni insan olmanın en önemli göstergesi kendisine gelen yazılara cevap verebilmesidir. Bu yazılar eleştiri dolu olsa da medeni insan bunu içine sindirmeyi bilir. Kaldi ki Hadi Uluengin gibi kiralık kalemlerin göçmen düşmanlığına da şaşmamak gerekir. Onların misyonu bu aşağılama kampanyasına katkı vermektir. Efendilerine hoş görünmek, yarattıkları o "aristokrat" maskesini cilalamak için bunu yaparlar. Uluengin'in yazdığı yazının içeriğini tartışmak bile toplumbilime hakaret olur. Gelin ne gerekiyorsa onu yapalım.



Yazınızın sonundaki tespite geri dönmek istiyorum. Batı Avrupa'da yaşayan ve Türk

halkının çektiği çifte ayrımcılığa tanık olan vicdan sahibi her insan bu çileye dur demek

zorundadır. Hürriyet gazetesinde çalışan çok değerli insanların yanısıra, Uluengin gibi

solucanlar da vardır. Bu solucanların yazılarının en azından Hürriyet Avrupa'da yer

almasını istemediğimizi, Hürriyet'in hem temsilciliklerine hem de merkezine güçlü bir

şekilde duyurmak zorundayız. Bu, Hollanda'da yaşayan Türk halkına bir çağrı olarak

iletilmelidir. Göçmen Türkler kendilerini savunmazlarsa, Uluengin gibi solucanlar

aşağılama kampanyasına devam edeceklerdir.



Dostca selamlarımla,

Dr. Kutlay Yağmur

Hollanda Türkce Eğitim Vakfı Başkanı

BABYLON, Centre for Studies of Multilingualism

in the Multicultural Society

Tilburg University

PO Box 90153

5000 LE Tilburg

The Netherlands

Tel: +31 13 466 2930

Fax: +31 13 466 3110



Geç geldiği için gazetedeki yorumuma koyamadığım, ancak e-mail mesajıma eklediğim bir başka yazı da aşağıda:



Merhaba İlhan KARAÇAY, (Pardon: Alamancı!)

Hadi Uluengin adlı biri Çok Satan Az Söyleyen bir gazetede "Gurbetin kapısı**" başlıklı yazısında ne kadar kelek, düşünce temelinde ne kadar yüzeysel, dar görüşlü, kişilik açısından ne kadar kıskanç, hazımsız, kalemiyle ve görüşüyle içeriksiz ve amaçsız, dikkatsiz olduğunu; eleştirmeden, geçmişi, ya da günün gerçeklerini bilmek zahmetine dahi katlanmadan, bir şeyler yazmış, laf ola beri gele kabilinden... O yazmış da, bu gazete neden başmış? Bu da ayrı bir sorun! Daha önce bu yazıyı bana dikkatimi çekmek için Yavuz NUFEL arkadaşım yolladığında. Ona: "İçim burkularak, üzülerek, buruk bir ruh haliyle okudum. Zavallı bir dar görüşlü bu yazar" yanıtını vermiştim. Aslında yukarıda, şimdi bu mektupta yazdığım tanımlamaları es geçmiştim. Sizden de şimdi bu densizin okuru kızdırmak ve celallendirmekten başka bir işe yaramayan bu yazısını, bir kere daha posta kutumda bulunca, üstelik vakit ayırıp bir kez daha okuyunca, elimde olmadan reaksiyon gösteriyorum.

Bu yazı, "Türkçe'nin içine nasıl edilir?" konulu bir edebiyat dersi için çok güzel bir örnek olabilir.

Bu yazı Ahlak felsefesinde "Gerçekler nasıl çarpıtılır?" sorusuna güzel bir örnek olabilir.

Bu yazı bir gazete köşesinde bile çıkmış olsa Edebiyatın İlkelerini, kurallarını (EDEBİ OLMAK) çiğnememesi gerekirken Edepsizlik özelliğine çok güzel bir örnek oluşturmaktadır. Edep; ahlak kurallarını çiğnemeden, doğru ve hak olanı bulup yazmaktır.

Bu, sözüm ona, kendini bilmez yazara, yanıt vermek ona değer vermek anlamına gelir. O zavallı sarhoş bir gün Edirne E35 yollarında düşer, başını yarar.

Ama o gazeteye çok anlamlı, bu içeriği çürütür nitelikte, gerçekleri özetleyen bir yazı yazılabilir. Geride kalan 40 yıl nasıl özetlenebilirse... Sanırım Karaçay, böyle bir yazıyı o gazetede, o sütüna yakın bir yerde yayınlatma gücüne de sahiptir. Bu SÖZ HAKKI, ya da teze karşı ANTİTEZ hakkı demek olur ki, her saygın gazete bu hakkı okurlarına vermelidir.

Kısacası, sevgili İlhan Karaçay, bu yazı, belki de gizli amacı olan huzursuzluk yaratmayı terbiye sınırlarını aşarak en güzel bir şekilde sergilemektedir. Aferin bu edepsizliği yapana, yazana, yazdırana ve gazetesinde basana/yayınlayana. "Aferin!" çünkü başarılı olmuşlar, amaçlarına ermişler.

Şimdi ne olacak?

** Sanırım bu yazının başlığı "Gurbetin Kapısı" olarak yazılırsa doğru Türkçedir. İlk satırda ilk yanlış.

Hoş kal İlhan.

Halit Umar





Yorumlar










Aktif Ziyaretçi 20
Dün Tekil 876
Bugün Tekil 54
Toplam Tekil 1934202
IP 54.224.50.28






TURAN-SAM PRINTED ISSN: 1308-8041
TURAN-SAM ONLINE ISSN: 1309-4033
Journal is indexed by:

































































30 Muharrem 1439
Ekim 2017
P
S
Ç
P
C
Ct
P
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30
31


Vatan ne Türkiyedir Türklere ne Türkistan,
Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir: TURAN
(Ziya GÖKALP)


Ekle Çıkar









Anasayfa - Amaç - Misyon - Vizyon - Faaliyetler - Tüzük - Yönetim - Yasal Uyarı - İletişim

Her Hakkı Saklıdır © 2007 - 2017 TURAN-SAM : TURAN Stratejik Araştırmalar Merkezi
Sayfa 1.597 saniyede oluşturulmuştur.

TURAN-SAM rssTURAN-SAM rss
Google Sitemap

"Bu site en iyi mozilla firefox'ta 1280x960 çözünürlükte görüntülenir."

Turan Portal v1.3 | Tasarım TURAN-SAM , Kodlama Serkan Aygün

Turan Nedir?, Bilimsel Dergiler, En popüler Bilimsel Dergi, Endeksli Bilimsel Dergiler, Saygın Bilimsel Dergi, Türk Dünyasının en popüler ve en saygın Bilimsel Hakemli Dergisi, SSCI, SCI, citation index, Turan, Türk Devletleri, Türk Birligi, Türk Dünyası, Türk Cumhuriyetleri, Türki Cumhuriyetler, Özerk Türkler, Öztürkler, Milliyetçi, Türkçü, Turancı, Turan Askerleri, ALLAH'ın askerleri, Turan Birliği, Panturan, Pantürk, Panturkist, Türk, Dünyası, Stratejik, CSR, SAM, Center for Strategical Researches, Araştırma, Merkezi, Türkiye, Ankara, İstanbul, Azer, Azeri, Azerbaycan, Bakü, Kazakistan, Alma-Ata, Astana, Kırgız, Bişkek, Kırgızistan, Özbekistan, Özbek, Taşkent, Türkmen, Türkmenistan, Turkmenistan, Aşxabad, Aşkabat, Ozbekistan, Kazakhstan, Uzbekistan, North, Cyprus, Kıbrıs, MHP, AKP, CHP, TURKEY, Turancılık, KKTC, Vatan, Ülke, Millet, Bayrak, Milliyet, Cumhuriyet, Respublika, Alparslan Türkeş, Atatürk, Elçibey, Bahçeli, Aytmatov, Bahtiyar Vahabzade, Yusuf Akçura, Zeki Velidi Togan, İsmail Gaspıralı, Gaspırinski, Nihal Atsız, Alptekin, Kürşad, Tarih, Kardeş, Xalq, Halk, Milletçi, Milliyetçi, Yürek, Ürek, Türklük, Beynelxalq, Arbitrli, Elmi, Jurnal, Nüfuzlu